A Handful of Nanobots

Etiketler

, , , , ,


handful

My 12th birthday gift were a million nanobots. I knew my gift beforehand, because everyone receives this at 12 years of age. Still, I listened to my parents’ ceremonial speech without spoiling:

“You are now grown up and taking your first step to adulthood. With your first nanobots special for you, you will comprehend how the world works. Use them with care and appreciate them.”

I knew how the world worked: Nanobots, undetectable to naked eye, render life livable by doing their special tasks: keeping buildings intact, cleaning the air, operating the machines, even protecting our health by circulating in our bodies. We don’t see the nanobots, but we know they exist.

I saw nothing, of course, when I opened the small box that was my gift. But they were there and they were mine. I contacted them immediately and started with simple tasks like tidying my room and fixing the tastes of meals I dislike.

I was bored a few days later. What they did was the same as the other nanobots, their only difference was that they were mine. School wasn’t going well either, I could not do the homeworks lately. My friends would not speak to me and I had fallen behind everybody.

I did not want this. One day, when I was alone, I held my nanobots in my palm and inhaled them with a deep breath. They blended in my blood, settled in my brain and started working.

Next morning when I (we) woke up, I finished my homework in two seconds and wasn’t surprised. I notified my parents’ nanobots that I was going out.

The veil had lifted over the world; we were everywhere. The world worked like this.

I met my friends’ millions of nanobots at school and smiled a million times to each one.

Şans

Etiketler

, , ,


240920162225511150436_2-41

6. 8. 24…

Sayıları, uykuyla uyanıklık arasındaki birkaç saniyeye sığan upuzun rüyalardaki gibi duyuyorum. Görüntü yok, sadece sesler.. Bir duvarın ardından geliyor gibi boğuk. Kendi sesime benziyor. Bu sefer uyanmayacağım. Dışarının sesleri, kuş cıvıltıları, çöp arabasının gürültüyle boşalttığı konteyneri yerine bırakması, apartmanın içindeki bir dairenin kapısının çarpılarak kapanması… Gözlerimi sımsıkı kapatıp rüyamın devam etmesini bekliyorum.

‘Sonra kaç?’

Yine uyanıyorum. Geç kaldım.

Alarmı duymamışım, gecikeceğim. Hızla polis üniformamı giyip evden çıkıyorum. Sabahtan, gözaltındaki birisi için akıl sağlığı raporu almam gerek, dün savcı yardımcısı istemişti. Hastane yolunda arabayı genç bir memur kullanırken pencereyi açarak kendime gelmeye çalışıyorum… Şüpheli şahıs arkada, kelepçeli.

Asırlık ağaçların içinde küçük bir ada gibi tek başına duran hastane eski ama bakımsız değil. Yemyeşil bahçesinden içeri girerken çektiğim derin nefesle oksijenin hücrelerime dolduğunu hissediyorum. Bizi psikiyatri bölümünde yeni başlayan bir kadın doktora yönlendiriyorlar. Ortak kullanılan bir muayene odasına alınıyoruz. Bir masa, birkaç sandalye, parmaklıklı bir pencere. Sade, temiz. Duvarda bir manzara resmi bile var.

Doktor biraz tereddütlü, sanırım bir şüpheli ile ilk kez karşılaşıyor. Aynı üç yıl önce Organize Suçlar’da başladığım ilk günlerdeki halim gibi.

Hafifçe gülümsüyorum. “Ben de içeride olacağım,” diyorum. “Prosedür böyle.” Aslında öyle değil. “Kelepçesi de takılı olacak.”

Kız da gülümsüyor sanki ya da bana öyle geliyor.

Sonra o masanın bir tarafına, şüpheli ve ben diğer tarafına oturuyoruz.

Güzel, orası kesin. Ama bağıran, iddialı bir güzellik değil. Çaylak olsa da beyaz doktor önlüğü içinde kendinden emin hareket ediyor. Saçları her hareketinde yüzünün etrafında hafifçe dalgalanıyor. Siyah gözlerinde ne kadar zeki olduğunu görüyorum…

Standart başlangıç soruları ile başlıyor. Şüphelinin adı, yaşı, tıbbi geçmişi, vs. Sonra asıl konuya giriyor. “Neden buradasınız?”

Bana sorduğunu anlamam için birkaç saniye geçiyor. “Piyango yolsuzluğu,” diyorum fazla ciddi olmamaya çalışarak, laubali de olmadan. Çok zor, iki kelime söylerken bu dengeyi tutturmak.

Şüpheliye dönüyor, bana o arada yine mi gülümsedi?

Şüpheli, “Lotoda büyük ikramiyeyi kazandım,” diyor. “Üç sefer, hepsi son 2 yıl içinde. Bundan dolayı gözaltına alındım. Bu kadar şanslı olamam diye düşündüler herhalde.”

“İzin ver de düşünelim,” diyorum kendimi tutamadan. “Sayısalda kazanma ihtimali 12 milyonda bir. Süperde 26 milyonda bir. Üç kere kazanma ihtimaliyse, bunları birbiriyle üç kere çarparsan kaç çıkarsa o.”

“Ama imkansız değil,” diyor. İlk kez inceliyorum adamı. Otuzlarının başında, temiz yüzlü; dolandırıcıların çoğu gibi. Gülümseyerek konuşuyor, dalga geçercesine… “Ve üç seferde de tek kuponda tek kolon oynamışsın,” diyorum. “Araştırmaya değer.”

“Peki nasıl bildin kazanacak sayıları?” diye soruyor güzel doktor. “Önceden mi ayarladınız?”

Bunu ben de merak ediyorum. “Önceden değil, sonradan,” diyor adam muzip bir ifadeyle. Yaptığı müthiş espriye kendi kendine gülüyor. Doktor önündeki kağıda not alıyor.

“Gazetelerde lotoda kazanan numaraları yazdıkları o köşeye bakarken,” diye devam ediyor adam. “içinizden o basit 6 numarayı bir gün önce bilseniz hayatınızın ne kadar değişeceğini geçirmiyor musunuz?”

Hem de her seferinde! Lotonun esprisi de burada. ‘6 sayıyı mı bilemeyeceğim?’ diye düşünerek her hafta oynayıp para kaybetmemizi sağlıyorlar.

“Bir de bunu gerçekten yapabildiğinizi düşünün,” diyor.

Gülüyorum, doktor notlar almaya devam ediyor.

“15 yıl kadar önce bunu kafaya taktım. Olay basit aslında, kazanan sayıları karşıma alarak konsantre olmaya ve geçmişteki kendime iletmeye dayalı.”

“Çok basitmiş,” diyorum. Bu adam kesin organize bir işin içinde ve bizimle dalga geçiyor. Deli raporu alarak yırtmaya çalışıyor.

Doktor, “Geçmişteki kendinle konuşabiliyorsun demek,” diyor. Dalga geçmiyor, kendi söylediklerinin kesin doğruluğuna inanan delilere alışık gibi.

“Konuşabilsem yakalanmazdım herhalde,” diyor adam.

Eh, bu söylediği doğru. Bazen suçluları konuşturmanın en iyi yolu susmaktır. Susuyoruz.

“Her hafta kazanan numaraları, sadece düşünerek, bir gün önceki kendime iletmek için saatler harcadım. Yıllar boyunca. O kadar kolay değil tabii, çok iyi odaklanmak ve bilincini zaman içinde dolaştırabilmek gerekiyor. Başka birisine ulaşmıyorsun, sadece basit bir mesajı kendi bilincinin daha önceki haline iletiyorsun. O nedenle imkansız değil. Önceleri işe yaramadı. 10 yıldan uzun bir süre her hafta yaptım. Ama sonuç alamadım.”

“O sayıları gerçekten çekilişten önce kendine ulaştırmış olsaydın,” diyor doktor, “ve lotoyu kazansaydın, bir gün sonraki sen aynı sen olmayacaktın.”

“Ama yine kendime o sayıları yollayacaktım,” diyor. “Dolayısıyla ortada paradoks falan yok.

“Bu konudaki teorilerin hepsini okudum. Benim aklıma yatan şu: Zaman akan bir nehir gibidir. Bir değişiklik yaptığınızda, bu nehirde yeni bir kol açarsınız. Bu kol diğer nehirle yan yana ilerler. Yolu biraz farklı, ama en az içinden çıktığı asıl nehir kadar gerçek.

“Hayatta yaptığınız kritik seçimleri düşünün. Doktor olmasaydınız ne olurdunuz? Eski sevgilinizle ayrılmasanız nasıl olurdu? Bunun gibi sonsuz sayıda yol ayrımı var. Her biri için de, başka kararlar veren bir siz varsınız. Her değişik karar da farklı bir nehir kolu. Ve hayat elbette sadece sizden ibaret değil. Milyarlarca insanın milyarlarca seçimlerinden oluşan sonsuz sayıda gerçeklikler var. Dolayısıyla benim kendime ilettiğim o sayılar, sadece farklı bir gerçekliğe geçmemi sağlıyor.”

“Ne oldu da kazanmaya başladın peki?” diye soruyor doktor.

“Dinlemeye başladım,” diyor. “Her hafta kendime sayılar göndermeye çalışıyordum, ama bunları nasıl alacağımı bilmiyordum. Loto kuponunu önüme aldığımda içime bir şey doğmuyordu. Ben de her gün belli saatlerde, yarınki kendimden gönderilen sayıları duyabilmek için konsantre olmaya başladım. Sessizlik içinde, meditasyon yapar gibi. Önceleri yine bir şey olmadı. Sonra uzaklardan belli belirsiz bir şeyler duyar gibi oldum.

“Bir gün sabaha karşı, uyanmadan az önce, rüyamda sayıları net olarak duydum. Tam 6 tane sayı.”

İrkiliyorum.

“Uyanır uyanmaz sayıları yazdım. Rüyalar hemen unutulur çünkü. O gün loto çekiliş günüydü. Gidip tek kuponda tek kolon oynadım. İlk ikramiyeyi o gün kazandım.

“Zihnin en açık olduğu zaman, uyanmadan önceki o saniyeler. Dinlemeye niyetliyseniz, o zaman duyuyorsunuz kendi sesinizi. Henüz söylemediğiniz sayıların yankısını…

“Kazanacak sayıları işte  bu şekilde bildim.” Adam susarak duvara bakıyor. Ciddi mi alaycı mı?

Bense donup kalmış durumdayım. O sayıları ben de duydum çünkü.

“Bunu sadece sen mi akıl ettin?” diye soruyor doktor. “Yoksa kazanan herkes bu yöntemi mi uyguluyor?”

“Kimseyi bilmiyorum Ben tek başımayım.”

“Peki söylediklerin doğruysa,” diye devam ediyor doktor, “bunları bize neden anlatıyorsun?”

“Bana inansanız bile, bunu kimseye söyleyemeyeceğiniz için,” diyor adam, kendinden emin. “Size de deli gözüyle bakarlar. Hem siz hep aynı ilçeye ikramiye çıkmasını sağlayan bir örgütü arıyorsunuz. Beni değil..”

Doktorla birbirimize bakıyoruz.

“Bir neden daha var,” diyor adam.

“Dediğiniz gibi, bunu tek akıl eden ben olmayabilirim. Bu konuda elimde hiçbir kanıt yok, ama aynı yöntemi suç işlemek için kullanan kötü niyetli insanlar olabilir. Suç şebekeleri, terör örgütleri… Eğer varlarsa, bunları ben bulamam. Ancak siz bulabilirsiniz.” Bunu  söylerken bana bakıyor.

“Ne yapabilirler sence?” diye soruyorum. “Sen geçmişteki kendine sayıların dışında bir bilgi iletebildin mi?”

“Hayır,” diyor. “Çok kereler denedim – kelimeler, harfler, görüntü, ses, koku, aklınıza ne gelirse. Sadece sayılar iletilebiliyor.”

“Sayı ileterek ne suç işleyebilirler ki?” diye soruyor doktor. Ama ben yanıtı biliyorum.

“Koordinat iletebilirsiniz mesela,” diyor. “Bir şeyin zamanını… Neyle ilgilendiğinize bağlı.”

Doktor önündeki kağıtları toparlayıp sıraya koyuyor. Bir süredir hiç not almadığını fark ediyorum. “Benim başka soracağım yok,” diyor bana.

Başımı sallayıp ayağa kalkıyorum. Şüpheliyi dışarıda bekleyen memura teslim edip tekrar odaya girerek kapıyı kapatıyorum.

“Ne yazacaksınız raporda?” diye soruyorum. Bu soru sorulmaz normalde, rapor gelince görürsünüz. Ama bu normal bir durum değil.

Omuzlarını silkerek, “Kendi söylediklerine inandığı kesin,” diyor. “Kimseyle de işbirliği yaptığını sanmıyorum.” Bir an susarak bana bakıyor. Söylemediği bir şeyler var.

“Anlattıkları doğru olamaz herhalde, değil mi?” diyorum.

“Burada yatan hastalarla konuşurken, mümkün olduğunu düşünmediğim şeylerle karşılaşıyorum,” diyor. “Hiçbir şeye imkansız demem. Ama rapora bunu yazamam tabii. Akli dengesinin bozuk olduğunu yazacağım.”

Birbirimize bakıyoruz. Birkaç metre ötemde güzellik ve tereddüt içinde duruyor.

“Ne olacak ona?” diye soruyor.

“Savcılık bırakacaktır,” diyorum. “Elimizde suça karıştığını gösteren hiçbir kanıt yok. Sizin raporunuz da cabası. Bir süre bağlantılarını, görüştüklerini, para akışını falan takip ederiz dışarı çıkınca. Kuşkulu bir durum bulamazsak peşini tamamen bırakırız.”

Başını sallıyor. Ona duyduğum sayıları söyleyemiyorum.

Hastaneden çıkarken danışmadan doktorun telefon numarasını alıyorum. Unutmadan yazmam lazım, ama vaktim yok.

Şüpheliyi nezarethaneye bıraktıktan sonra bir mazeret uydurup eve gidiyorum. Çünkü uyumam gerekiyor.

Bugün loto çekiliş günü. Elimde ise sadece 3 rakam var. Geri kalanları öğrenmek için çekiliş saatine kadar uyumalıyım. Bu erken saatte uykuya dalmak çok zor olsa…

Sayılar – ama çok fazlası. Birbirini takip eden 16 tane rakam – sonra iki haneli iki sayı. Yabancı gibi gelse de kendi sesimi duyuyorum; daha net artık. Ezberlememi istercesine devamlı tekrarlıyor sayıları… Uyanıyorum.

Sabah olmuş. Deliksiz uyumuşum, loto çekilişi de bitmiş.

Hemen kalkıp sayıları unutmadan yazıyorum. Onlara bakıyorum.

Ne diyorsunuz bana?

Ne demişti şüpheli? Koordinatlar, zaman…

Evet, ilk 8 sayı enlem, ikinci 8 sayı boylam olmalı. Hemen telefonumdan bir harita açıp koordinat kısmına bu sayıları giriyorum. Boğazda bir balıkçı lokantası burası. Son dört rakam 13 ve 55 saati gösteriyor olmalı. Burada, 13:55’te bir şey olacak. Sivil kıyafetle lokantanın civarına gidiyorum.

Etrafta şüpheli bir durum yok. Saatlerce sahil yolundaki insanları izliyorum; işe gidenler, yürüyüşe çıkanlar… Öğle yemeği zamanı geldiğinde müşteriler lokantaya gelmeye başlıyor. Grup halinde gelen iş arkadaşları… Lüks otomobilleriyle gelen birkaç çift… Sırt çantalı bir turist…

Sonra yolda bir hareketlenme oluyor. Saat 13:34.

Birkaç resmi araçla korumalar ve polisler geliyor. Korumaların bir kısmı yabancı. Lokantaya üst düzey birileri gelecek anlaşılan.

Polis kimliğimi gösterdiğim bir memur detaya girmeden, çok üst düzey bir konuk geleceğini söylüyor. Rusya Başkanı kısa bir ziyaret için gelmişti ülkemize; demek ki bizim başkanla öğle yemeği için bu lokantaya gelecekler. Son anda karar verilmiş olmalı. Yıllar önce Türk ve Yunan dışişleri bakanlarının bir anda karar vererek boğazda bir kafede oturmaları gibi…

Bu durumda, buraya gelecekleri önceden bilinmiyor olmalıydı.

Lokantadan çıkanlar oluyor. Şu çift aceleyle çıkıyor. İşyerinden gelen grup ve şu tek gelen turist de çıkıyor.

Turistin sırt çantası yok!

Hızlı adımlarla yürüyerek yokuş yukarı tenha sokaklardan birine dalıyor. Usulca takip ediyorum. Bir apartman girişine geldiğimizde adamı içeri itip duvara dayıyorum; silahımı da sırtına…

Şaşırdığı belli, ama direnmiyor. Masum olsa direnirdi.

Ellerini kelepçeliyorum. Telsizimden, kimliğimi gizleyerek, lokantada sırt çantasında gizlenmiş bir bomba ihbarı aldığımı söylüyorum. Saniyeler sonra polisler lokantayı boşaltıp yolları kapatıyor; bomba imha ekibi yolda…

Yüzü hala duvara dayalı olan adam gülüyor. Turist falan değil bu.

“Buraya geleceklerini nereden biliyordun?” diye soruyorum.

“Sen nereden biliyorsan,” diyor adam gülerek. Sinirimi bozuyor.

“Yakalandığın halde niye gülüyorsun?”

“Bu sadece taslak,” diyor adam sırıtarak. “Olması gereken olana kadar yeniden yazılacak. Gerçek bizim yanımızda.”

Dini bir metni tekrar eder gibi konuşuyor.

Telsizle, ismimi vermeden, şüpheliyi yakaladığımı anons edip yerimi söylüyorum. Tabancamın kabzasını adamın kafasına indiriyor, bayılan adamı düzgünce yere yatırıyorum. Sonra hızla apartmandan çıkıyorum ve ara sokaklardan uzaklaşıyorum.

Eve dönüyorum. Lokantadaki bomba bulunup etkisiz hale getirilmiş. Kafamda binlerce soru dolaşıyor.

Koordinatları ve zamanı öğrenip kendime iletebildiğime göre, bu bomba başka bir gerçeklikte, Türk ve Rus devlet başkanlarının lokantada olduğu saatte (13:55’te!) patlamış olmalı…. Şimdiyse bu bilgiyi geçmişteki kendime ileterek bunu engellemeyi başardım. Peki bu terörist, onların bu saatte orada olacaklarını nasıl biliyordu? ‘Sen nereden biliyorsan,’ demişti. Öyleyse o da benim gibi bir gün sonradan, kendisine bu bilgiyi (koordinatları ve saati) iletmişti.

Yani bugünün ilk taslağında devlet başkanları lokantada hiçbir şey olmadan yemek yiyordu. İkinci taslakta ise lokantada onların olduğu saatte bomba patlıyordu.

Üçüncü taslak ise bombalı suikastin olmayacağı şu andaki durum olmalı. En azından şimdilik… Daha kaç taslak olacak, bunu bilmem imkansız.

Terörist, ‘Gerçek bizim yanımızda,’ demişti. ‘Bizim’! Yani tek başına değildi. Dünkü şüphelinin söylediği gibi, gelecekten geçmişe bilgi iletebilen terörist bir grup olmalı. Kaç kişiler? Bugün edindikleri bilgileri yarın kullanarak daha neler yapacaklar? Ve ben buna karşı tek başıma ne yapabilirim?

Dünkü kendime iletmek için o koordinatların ve saatin yazılı olduğu kağıdı buluyorum. Konsantre olarak saatlerce aynı sayıları kafamda tekrarlıyorum.

Telefonumun titrediğini farkediyorum. Saatlerce sessizde kalmış, onlarca arama var. Hiçbirine bakmıyorum.

Güvenebileceğim tek kişinin duru yüzü ve zeki bakışları aklımda. Ne yapacağıma karar vermek için doktor hanıma ihtiyacım var.

Numarası kaçtı? Almıştım, ama hatırlayamıyorum. Yazmam gerekirdi.

Çaresizce bekliyorum.

Telefon tekrar titriyor. Yine tanımadığım bir numara. Tamamen kapatmak için elimi uzatıyorum.

Kapatmadan önce ekrandaki sayılara bakıyorum. ‘….68 24’. Son birkaç gündür uyanmadan önce duyduğum sayılar bunlar: ‘6 – 8 – 24’.

Kimin aradığını biliyorum. Telefonu kulağıma götürürken gülümsüyorum. “Ben de seni aramaya…”

“Sus,” diyor telaşlı bir sesle. “Bütün gün sana ulaşmaya çalıştım. İyi dinle. Bu sayılar ne demek olabilir?”

Birbiri ardına 16 tane rakam ve ikişer haneli iki sayı sayıyor. Son sayılar 21 ve 15. 21:15. Şu anda saat 19:45. Diğer rakamlar ise başka bir koordinat olmalı. Bunları ona telefonda anlatırken silahımı alarak dışarı çıkıyorum.

Bugün daha bitmedi. Kaçıncı taslaktayız bilmiyorum, ama hala şansımız olduğunu biliyorum. Artık yalnız değilim. Beni anlayan birisi var. Tüm olasılıkları birlikte düşüneceğimiz, birlikte hareket edeceğimiz birisi.

“Numaramı nereden buldun?” diyorum.

Duruyor.

“Kendime söyledim,” diyor duru sesiyle. “Uyanırken öğrendim.”

Ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok, ama gülümsüyorum. Şanslıyım.

Gölge İnsanlık – III (b)

Etiketler

, , , , ,


Light Dark

Dikkatini Juna’nın bulunduğu evden dışarı çıkarıp kasabanın üzerine doğru yükseltiyorsun. Kuşbakışı tüm olan biteni görmeye ve anlamaya çalışıyorsun. Kuşbakışı… Şartlar göz önüne alındığında komik bir ifade aslında – espri yeteneğine sahip olduğunu fark ediyorsun. Aaru’da tanık olduğun olaylara ‘kuşbakışı’ sözcüğünün uygun bir başlık olduğunu düşünüyorsun. Karmaşık olayları basitçe bir yapıya indirgemek, ortaya bir hikaye çıkarmak ve çarpıcı bir başlıkla sunmak konusunda içgüdüsel bir ustalığın var. Bu ustalık kim olduğunla, benliğinle son derece ilgili. Benliğinin katmanları gelişiyor. Her geçen saniye aradığın şeye yaklaşıyorsun, bir şey aradığının farkında bile olmadan.

Aşağıdaki karmaşanın içinde Damir’i görüyorsun. Aaru’daki programcı. Yanındaki bir grup insanla birlikte Yolcu’nun ürettiği tıbbi malzemeleri, ilaçları kasabanın merkezindeki dağıtım istasyonuna götürüyor. İnsanları organize ediyor, düzeni sağlamaya çalışıyor. Ona odaklanıyorsun. Yorgunluğu yüzünden okunuyor. Saldırıdan bu yana uyumamış, diğer pek çok insan gibi.

Bir gün önce önemli bir şeyler yaşadığını fark ediyorsun. Herkesin hikayesi önemli, ama Damir’inkini anlatmayı seçiyorsun.

Bunun ne kadar kolay olduğunu görünce şaşırıyorsun. Odaklanman yeterli. Geçmişe dönmüyorsun, sen zaten saldırı gününden itibaren hep buradaydın. Her şeyi zaten biliyorsun. Sadece hatırlıyorsun.

Saldırı gününe dönüyorsun.

……………………………………………………………………………………………..

Kasabanın üzerindeki zarkubbe, birkaç dakika önce oluşmuştu. Toprağın içinden, gelişigüzel gibi görünen noktalardan fışkıran zarlar, önce ince birer tabaka oluşturarak yükselmiş, sonra bu tabakalar genişleyerek birbiriyle birleşmiş, içe doğru eğim kazanmış ve sonunda on metre kadar yüksekte birbirleriyle birleşerek kapanmışlardı.

Fakat kubbe kasabanın tamamını değil, Aaru’daki tekillik noktasını merkez alan bir daire şeklinde, yaklaşık üçte birini koruyordu. Geri kalan kısımdaki evler ve insanlar açıkta, korunmasızdı.

Zarkubbeyi aylar önce Proje’nin Aaru’daki güvenlikçileri Damir ve Hando, bir güvenlik önlemi olarak hazırlamışlardı. O zaman kasabanın tamamını rahatça kapsarken, geçen zaman içinde Uradia’dan yeni göçlerle yerleşim bölgesi genişlemişti. Gerçekten bir saldırı olması beklenmediği için de kimse zarkubbeyi genişletmeyi düşünmemişti.

Zarkubbenin dışında onlarca insan yerde hareketsiz yatıyordu. Aralarda birkaç kişi ise, dikkat çekmemeye çalışarak yerde sürünüyor ve zarkubbenin güvenli alanına ulaşmaya çalışıyordu. İçlerinden bazıları başarılı oluyordu.

Saldırı devam ediyordu.

Zarkubbenin dışında kalan evlere saklanmaya çalışan insanlar da vardı. Evlerin kapıları da zarla kaplıydı ve saldırgan insansıları dışarıda tutuyordu. İçeri girmek geçici de olsa kurtuluş demekti.

Yukarıda, kuşların sayıları artık azalmaya başlamıştı. Aşağıya bıraktıkları yanan taşların neden olduğu yıkımı seyretmeden geri dönüyorlardı. Geride kalanlar ise havada daireler çizerek süzülüyor, aşağıdaki insansıları yönlendirerek savaş alanındaki birer komutan gibi, dışarıda kalan ve zarkubbenin güvenliğine ulaşmaya çalışan insanların yolunu kesmelerini ve onlara saldırmalarını sağlıyorlardı.

Damir, zarkubbenin dışındaydı. Genelde herşeye hazırlıklı olurdu, ama o gün tatil günüydü ve Damir bile Aaru’daki rehavete kapılmış, silahını evinde bırakmıştı. Saldırıya silahsız yakalandığı için kendini çırılçıplak hissediyordu.

Bu insanları korumak onun göreviydi. Şimdiyse çaresiz bir şekilde savunmadaydı. Ölümcül bir saklambaç oyunundaymış gibi evden eve geçiyor, evlerde saklananları en uygun anı kollayarak zarkubbeye, kalıcı güvenliğe doğru gönderiyordu. Arada, dışarıda yerde yatanların yanına giderek yaşayan olup olmadığını kontrol ediyor, yaşayanları kucaklayarak en yakın evlere taşıyordu. Bunun geçici bir çözüm olduğunun farkındaydı. Kısa zamanda tıbbi müdahale görmezlerse, bu insanların ne kadar yaşayacağı şüpheliydi. Damir bunu biliyordu, ama şu anda tek başınaydı ve yapabileceğinin en iyisi buydu. Evlere taşıdığı her yaralı ile ilgili haberleşme cihazıyla kubbenin içine, Yolcu’ya rapor veriyordu. Sonrasını düşünmemeye çalışıyordu, yoksa hiçbir şey yapamazdı. Eğitimi bunun üzerineydi. Panikleme, gereksiz şeyler düşünme. Odaklan ve yapabileceğini yap. Yorulma.

Yorulmuştu, hem de çok yorulmuştu. Ama bunu düşünmesinin yararı yoktu.

Soluklanmak için durduğu bir anda haberleşme cihazına konuştu: “Neredesin Hando? Yardımına ihtiyacım var burada.”

Hando, Damir’e güvenlik konusunda yardım eden yegâne kişiydi. Ama daha önemli özelliği Adsız İnsanlık’ın Aaru’ya gönderdiği ilk insan olmasıydı. Burada haftalarca tek başına kalarak daha sonra gelecekler için gereken keşif ve hazırlıkları (elbette Yolcu’nun çok büyük yardımıyla) gerçekleştirmişti. Bu nedenle Hando’nun buradaki küçük toplum için, pek konuşulmasa da, sembolik bir önemi de vardı.

Bu olmasa bile, Hando Damir’in arkadaşım diyebileceği tek kişiydi. Başıboş, disiplinsiz yüzlerce göçmenin yepyeni ve bilinmeyen bir dünyada güvenliğini sağlamaya çalışmanın getirdiği yükü, o büyük sorumluluğu sadece onunla paylaşabiliyordu. Gerçek cesaret ve güç gerektiren işleri sadece ikisi üstleniyordu.

Onu bulmak zorundaydı.

Yanıt gelmedi.

Damir cihazının “Bul” yazan kısmına dokundu ve Hando’nun cihazının yerini belirledi.

“Kahretsin!” Yüzlerce metre uzakta ve kasabanın hemen dışında, ormanın başlangıcına yakın bir açıklık alandaydı.

Başka seçeneği yoktu. Gideceği yolu kafasında belirledi ve koşmaya başladı. Evden eve geçerek Hando’nun bulunduğu alana yaklaşıyordu.

Yukarıda süzülerek aşağıyı seyreden Tesse, bilinçli olarak yön değiştirerek ilerleyen Damir’i fark etti. Kanatlarını gövdesine yapıştırarak o yöne doğru alçaldı. Yakındaki insansılardan bir kaçının kontrolünü aldı ve onu takip etmeye başladı.

Damir cihazındaki sinyali takip ederek Hando’nun olduğu yerin en yakınındaki eve girdi. Bundan sonra saklanabileceği bir ev yoktu. Bulunduğu yer ile orman arasındaki açıklık alanda otuz metre mesafeyi geçmesi gerekiyordu. Zarkapının arkasından gözleriyle açıklığı taradı. Hiçbir hareket yoktu.

Bir anda fırladı ve koşarak tüm mesafeyi aldı. Sinyal buradan geliyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Loş karanlıkta elleriyle yerleri yokladı ve Hando’nun haberleşme cihazını buldu. ‘Hando neden burada değil?’

“Ses ver Hando!” diye bağırdı karanlığı içine doğru. “Neredesin?”

Tesse’nin yönlendirdiği üç insansı, karanlıkta Damir’in sesine doğru yaklaştılar.

Damir kasabadaki karmaşanın, çığlıkların ve kuşların seslerinin arasından, derinden gelen homurtu ve boğuk ayak seslerini fark etti. Seslerin geldiği yöne doğru döndü ve kasaba tarafından ona doğru yaklaşan üç koca karaltıyı gördü. Bunlara karşı ne yapabileceğini bilmiyordu. Belki çevikliğiyle ilk hamlelerini savuşturabilirdi, ama üçüne karşı uzun süre dayanması imkânsızdı. Belki kasabaya, yakındaki evlerden birine kaçabilirdi, ama bunu yapmak istemiyordu.

“Hando!” diye bağırdı bir kez daha, tüm gücüyle.

Bir inilti duydu.

Anlamsız, sadece boğuk ve kısa bir iniltiydi. Ama bunun kim olduğunu biliyordu.

İniltinin geldiği yöne döndü ve birkaç adımda yerde yatan Hando’yu buldu. Yanına çömeldi. Hando’nun yüzü karanlıkta çok zor seçiliyordu. Elinin tersiyle yüzüne dokundu ve kurumaya başlamış kanla kaplı olduğunu fark etti.

Karaltılar, aradaki mesafeyi kapatıyorlardı.

Hando gözlerini kırpıştırarak açmaya çalıştı. Damir’i görünce belli belirsiz gülümsedi ve tekrar inledi. Yerde, yan tarafına açılmış sağ kolunu, dirseğinden güç alarak kaldırmaya çalıştı. Zorlukla yerden birkaç santim yükselttiği sağ eliyle biraz ilerisini işaret etti.

“Kendini yorma, tamam,” dedi Damir ve Hando’nun elini tutarak hafifçe aşağı doğru itti. Hando buna direndi ve elini sabit tutmaya çalıştı.

“Bir şey mi gösteriyorsun?” dedi Damir ve Hando’nun gösterdiği tarafa baktı. Karanlık artık sabahın ilk ışıklarıyla dağılmaya başlamıştı. Damir uzun çimlerin arasında bir parıltı fark etti ve ona doğru birkaç adım attı. Eğilerek baktığında bunun Hando’nun silahı (mikro’su) olduğunu fark etti. O yaralı halindeyken Damir’e silahının yerini göstermişti.

Tesse’nin yönettiği insansılardan biri tam o anda arka ayakları üzerinde yaylanarak aradaki mesafeyi aldı ve Damir’e çarparak yere devirdi. Damir aldığı darbeyle yuvarlanırken yerde yönünü değiştirdi ve insansıdan uzaklaşarak ayağa kalktı. Göğsündeki keskin acı birkaç kaburgasının kırılmış olabileceğini haber veriyordu. Damir acıyı gözardı ederek mikronun olduğu yere doğru koştu. Üstüne atılan diğer iki insansıdan vücut çalımlarıyla sıyrıldı. Son birkaç metrede kendini ileri fırlattı ve seri bir taklayla ayağa kalktı. Hemen gözleriyle etrafı taradı. Elinde mikroyu tutuyordu.

Tesse aşağıda ne olduğunu anlayamıyordu. Her şey çok çabuk oluyordu. İnsansıların bakış açılarından görmek için zamana ihtiyacı vardı.

Damir üç insansının pozisyonlarına göre zihninde en uygun saldırı sıralamasını çizdi. Aynı anda, elindeki mikroyu sıkarak en güçlü ayara getirdi. Mikroyu doğrulttu ve küçük, kesik atışlarla insansılara ateş etti. Ateş ettiğine dair hiçbir işaret, hiçbir parlama görülmedi. Fakat üç insansı da art arda yer yığıldı. Damir mikroyu kemerine taktı ve Hando’nun yanına giderek onu kucağına aldı. Göğsündeki acı Hando’nun ağırlığıyla daha keskinleşmişti, ama bu onu engellemiyordu. Mikronun son ayarının kesin olarak öldürücü olması gerekiyordu, ama insansıların üzerindeki etkisinden emin olamazdı. Hemen oradan gitmek zorundaydı. Başını kaldırarak derin bir nefes aldı.

Hando’yu taşıyarak, hızlı adımlarla kasabaya doğru ilerledi. Önce evlerin güvenliğine ulaştı. Artık zarkubbeye ulaşması çok kolaydı.

Tesse sadece şaşkınlıkla seyrediyordu. Kontrolündeki insansıların bakış açılarından olanları seyrederken hepsinin bir anda düşmesini, sönmesini ve görüntülerin karanlığa karışmasını izlemek zorunda kalmıştı. Şimdi sadece kendi gözlerinden, yukarıdan, kuşbakışı seyrediyordu. Ve anlamıyordu.

Bu aşağıdaki insan, adı her neyse, kısa süre önce Juna adındaki insanın yaptıklarına benzeyen hareketlerle peşindeki ‘tüylüler’i, kendisinden katbekat güçlü insansıları alt etmişti. Bunlar diğerlerinden farklıydı.

Ve aradığı yanıtların burada saklı olduğunu hissediyordu.

Kanatlarını çırparak yükselirken artık bitmiş olan saldırının son ve etkisiz dalgalarının, artık zarar vermekten çok geri çekilmeyi kolaylaştırmak için meşgul etmek amacıyla dışarıda kalan insanları hedeflemesini izledi.

Bu aşağıdaki adamın görevi buydu. Böyle dövüşmeyi bilmesi anlaşılabilirdi. Ama diğeri…

Yanıtlar Juna’daydı…

Üçüncü bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

Gölge İnsanlık – III (a)

Etiketler

, , , , , , ,


3. Aaru

16 Ekim 5000 – x

Hikayenin diğer kısmını aynı anda, yani yaklaşık bir milyon beş yüz seksen milyon geçmişte, Aaru’da seyrediyorsun. Zar kubbenin altında, yukarıdaki bakış açından aşağıya bakıyorsun. Buraya göç eden insanların oluşturduğu kasabadaki birbirine benzer evlerin büyük kısmı küçük revirlere çevrilmiş. Kasabadaki tek doktor, yanındaki yardımcılarıyla birlikte bunların arasında koşturarak öncelikleri belirlemeye çalışıyor. Her evdeki yaralılar, hızlı bir tarama ile durumlarının aciliyetine göre gruplara ayrılıyor. Kasabanın güvenliğinden sorumlu Damir adındaki programcının organize ettiği diğerleri ise onlardan gelen bilgiye göre gereken tıbbi malzemeyi Yolcu’nun üretmesi için talepleri giriyor ve üretilen malzemeleri belirlenen merkeze götürüyor.

Yolcu’ya bakıyorsun. Adsız İnsanlık’ın ürettiği son derece gelişmiş bir makine bu. Aynı anda çok sayıda işi yapabiliyor. Aaru’ya ilk olarak (insanlardan önce) o yollanmış. Adının Yolcu olması bu yüzden. Her türlü gözlem ve analizin yanı sıra, çevresindeki kaynaklardan yararlanarak insanlar için gereken altyapıyı kuran ve sürdüren şey bu. Buradaki her türlü üretimin ve teknolojinin merkezinde Yolcu var. Aaru’daki uygarlık Yolcu sayesinde kurulmuş.

Bir gün önceki saldırı bitmiş. İnsanlar yaralarını sarıyorlar.

Alçalarak yere, evlere yaklaşıyorsun. Hikâyenin kahramanını arıyorsun.

……………………………………………………………………………………………………………………….

Juna gürültünün içinde gözlerini açtı. Üzerinde büyük bir ağırlık vardı. Gözlerini kapatmak ve daha saatlerce, günlerce uyumak istiyordu.

“Tanum söylemişti bunu,” diye birisinin inlediğini duydu. “Burası bizim cennetimiz değil.”

Kapattığı gözlerini kırpıştırarak yeniden açtı. Kafasını zorlukla çevirerek etrafına bakındı.

Standart tek odalı evlerden birinin içinde yerde yatıyordu. Uzak duvara bitişik tek kişilik yatakta ağır yaralı birisi vardı. Diğerleri, onun gibi yerde uzanmış ya da duvara yaslanmış bir şekildeydiler.

Kendisi hariç yedi kişi saydı. Buradakilerin çoğunu tanıyordu.

Yerde uzanan Sadem ve onun başını kucağında okşayan Errol. Saldırının başında Sadem’in yaralanmasını ve Errol’un onu taşıyarak götürmesini hatırladı. Sadem hayattaydı, ama kendinde değildi.

Petek ve küçük çocuğu Togo. Togo, Aaru’daki tek çocuktu. İkisi de iyi görünüyordu. Petek oğlunu sıkıca tutmuş, evin uzak köşesinde oturarak etrafı gözlüyordu.

Diğer tarafında, hemen Juna’nın yanında ise Alber yerde oturuyordu. Kırarak önüne çektiği dizlerinin üstüne ellerini ve başını koymuş, ağrılarına rağmen uyumaya çalışıyordu.

“Burada olmamalıydık. Herşey en başından büyük bir hataydı. Aaru bunu yüzümüze vuruyor şimdi.” İnleyen ses yatakta yatan kişiden geliyordu. Yanıklar yüzünden neye benzediğini, hatta cinsiyetini bile anlayamıyordu Juna. Tanum’un derslerine girenlerden biri olduğu belliydi.

Petek oturduğu köşeden, “Kes sesini!” dedi yüksek sesle. “Buradayız ve geri dönmüyoruz. Küçük masal grubunuzun fantezilerini kendine sakla. Bazılarımız ayakta kalarak savaşmaya çalışıyor.”

“Ne oluyor burada?” Zar kapıdan, kasabanın tek doktoru Slozan, yanında iki gençle birlikte hızla içeri girdi. Kapının yanındaki ufak göstergenin önünde elini sallayarak dışarıyla ses geçirgenliğini asgariye indirdi ve içerinin aydınlığını artırdı. Dışarının karmaşasından içeri gelen gürültü bir anda kesildi.

Petek, “Arkadaşımız buradan gitmemiz gerektiğini söylüyor,” dedi yataktaki yaralıyı göstererek. “Tanum haklı çıktı diyor, ne demekse.”

Slozan yataktaki yaralıya yaklaşıp üstüne eğildi. “Bunun durumu sizden ağır, sayıklaması normal. Onu acil revirlerden birine alalım.” Peşinden gelen gençlerden kahverengi tenli, ince uzun kollu adama işaret etti.

Adam, yaralının üzerine küçük kırmızı bir etiket yapıştırdı. Etiket titreyerek eridi ve yaralının etrafında ağır yaralı olduğunu gösteren loş kırmızı bir hale belirdi. Genç adam, “Acillerde yer yok ki,” diye söylendi. “Akın akın yaralı yağıyor.”

Slozan ona döndü. “Yer yoksa yaratırız,” dedi kızgınlıkla. “Evlerden daha fazlasını acile çeviririz ya da Yolcu’ya yenilerini yaptırırız. Ama bu… adamı burada bırakamayız.” Kemerine takılı metal tutacaklardan birini çıkardı ve eliyle sıktı. Önünde üç boyutlu sabitleştirici bir güç alanı belirdi. Slozan tutacağı yatağa doğru çevirdi ve güç alanının daralarak yaralıyı çevrelemesini bekledi. Sonra yönünü değiştirerek ‘adamı’ hareket ettirdi. Hiç zorlanmadan, güç alanının içindeki yaralıyı havada tutarak evin dışına doğru yönlendirdi. Dışarı çıkarken tutacağı genç adama verdi ve “Sen onu götür, ben sıradaki eve gidiyorum,” dedi. Yanındaki diğer gence de (daha sakin görünen, kısa siyah saçlı, kısa boylu genç bir kız) “Sen de bunlara bak,” dedi. “İlk müdahaleleri yap. Durumlarını not et ve gerekirse bana haber ver.” Kız başıyla onayladı.

Yaralı adam güç alanının içinde dışarıya çıkarılırken bir kez daha inledi. “Gölge biziz,” dedi hırıltılı sesiyle. “Gölgeden ayrıldık…” Sonra zar kapıdan geçti ve sesi kesildi.

Slozan ve yaralı adam çıktıktan sonra, kısa boylu kız beline kendi güç alanıyla bağlı olan sağlık paketinden küçük bir tanı cihazı çıkardı. Cihazı yumruk haline getirdiği sol eliyle tuttu ve elinin tersinin üzerinde oluşan renkli ve akan holografik şekilleri, sayı dizilerini seyretti. Sonra, Petek’e yanına giderek elini ona doğrulttu ve üzerinde hafifçe gezdirdi. Elinin üzerinde çıkan tanı sonuçlarına kısaca baktıktan sonra, sağ elini sağlık paketine sokarak küçük, minik namlulu bir silaha benzeyen portatif nanobot üreticisini çıkardı. Tanı cihazını tuttuğu elini üreticiye yaklaştırdığında, elinin tersindeki tanı hologramları cihaza doğru kayarak ortadan kayboldular. Hiç ses çıkmayan yaklaşık on saniye sonra, üretici yeşil renkle parlamaya başladığında, namluyu Petek’in koluna dayayarak aleti eliyle sıktı ve gereken şekilde ona özel olarak üretilen nanobotların vücuduna geçmesini sağladı. Nanobotlar, girdikleri her yaralı vücudun içinde hızla dağılarak hasarı gidermeye ve vücudu onarmaya başlıyorlardı.

Juna tüm bu işlemleri dikkatle izliyordu. Petek ve Togo’dan sonra Errol sessizce genç kızın kendi üzerinde işlemleri yapmasını bekledi. Sadem ise nanobot enjeksiyonu sırasında hafifçe inledi. Errol başını okşayarak ve kulağına bir şeyler fısıldarken sustu.

‘Bunlar birbirini seviyor,’ diye düşündü Juna. Bunu zaten biliyordu, ama sevgiyi görmek, onu bilmekten daha farklıydı her zaman. Bu ikisiyle ilk başta iyi arkadaşlardı. Hatta Proje’ye girebilmek için geçmeleri gereken testte hep birlikte hile bile yapmışlardı. Daha sonra Errol’un herkesin önünde Juna’ya o saçma kur yapma denemesi (gevelemesi) sonrasında Juna ile aralarına soğukluk girmişti. Ama birbirlerini sevdiklerini görebiliyordu Juna.

Genç kızın elini gözünün önünde salladığını gördü. Sadem ve Errol’a bakarken, yanına geldiğini fark etmemişti. Genç kız, Juna’nın vücudu üzerinde dolaştırdığı tanı cihazının, elinin üzerinde akan sonuçlarına kaşlarını çatarak bir süre baktı. Sonra, cihazı tekrar Juna’nın üzerine doğrultarak (bu sefer daha yavaşça) dolaştırdı.

Juna doğrularak ayağa kalkmaya çabaladı. Alber onun kolunu tuttu ve “Canın çok yanmıyor, değil mi?” diye sordu. Juna başını hafifçe salladı – henüz konuşabilecek durumda olduğunu sanmıyordu, ama burada yerde yatacak da değildi. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Çaresiz durumda, yerde, hareketsiz, birilerinin kendisini tedavi etmesini bekleyecek durumda olmaması gerekiyordu.

Genç kız tanıları tekrar okurken hafif bir hayret nidası attı. “Çok mu kötü?” diye sordu Alber.

“Bekle,” dedi genç kız ve Juna’ya özel üretilen nanobotları enjekte etti. Sonra Alber’i muayeneye geçti ve onun tanılarını okurken, “Senin durumun ondan daha iyi değil,” dedi. Boş yatağı işaret ederek, “Uzansan iyi olur. Nanobotların etki etme süresi birkaç saat ile birkaç gün arasında değişiyor. Daha hızlı iyileşmen için dinlenmen lazım.”

Gönülsüzce yatağa geçen Alber’in enjeksiyonu yaptıktan sonra tekrar Juna’nın yanına döndü ve eğilerek, “Bilmiyordum, tebrikler,” diye fısıldadı. “Durumu iyi, merak etme.”

Juna, “Neyin durumu?” diye fısıldayarak karşılık verdi. Kim olduğunu mu anlamıştı? Bu kız da mı Birlik’in ajanıydı? Tanı cihazı Juna’nın gerçekte kim olduğunu mu göstermişti? Ayrıca bu kısa saçlı kız niye yakın arkadaşıymış gibi davranıyordu?

Çok saçmaydı ve düşündükçe daha da saçmalaşıyordu. Aynı anda hem kalkarak bir şeyler yapmak, hem de olduğu yerde uzanmak, uyumak, olan biteni unutmak istiyordu.

“Bebeğinin tabii ki,” diye fısıldadı genç kız gülümseyerek.

Juna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı.

 

Devam edecek…

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

 

 

 

Gölge İnsanlık – II

Etiketler

, , , ,


hologram

2. Uradia

16 Ekim 5000

Tekilliğin diğer ucundan, Uradia’ya çıkıyorsun. Hikâyenin diğer kısmı burada. Aynı anda binlerce, milyonlarca şey oluyor; fakat bunlardan anlam çıkaracak olan sensin. Seni iyi gazeteci yapan de bu özelliğin. Esas hikâyenin iki ana kısmı var. Birisi Aaru’da, birisi burada, Uradia’da.

Her hikâyede bir kahraman olmak zorunda.

Uradia’daki kahramanı arıyorsun.

………………………………………………………………………………………………………………

Holger, Programcılar katında oturduğu yerde etrafına bakındı. Yüzlerce kişi değişik departmanlarda, değişik görev gruplarına bölünmüş olarak çalışıyorlardı. Bazıları toplantı halinde, bazıları istasyonlarında Holger’in anlamadığı bir şeylerle uğraşıyorlardı.

Uradia’daki bu katı orada çalışanlardan başka çok az kişi biliyordu. Programcılar, aslında programcı falan değildi.

Programcılar Uradia’nın, Adsız İnsanlık’ın gizli savunma birimiydi.

Holger, kendi etrafındaki istasyonlarda çalışanların her zamanki gibi meşgul olduğunu gördüğünde bakışlarını katın uzaklarına çevirdi. Aaru masasındaki karmaşaya bakarak neler olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Kimseye bilgi vermiyorlardı, ama Aaru’da önemli bir olay olduğu kesindi. Birilerinin bir saldırıdan söz ettiğini duyabilmişti sadece. Kendi etraflarını sadece yetkili kişilerin girip çıkabildiği bir zarla kapamışlardı, ses geçmiyordu. Holger bunu düşünmemeye çalışıyordu, ama karısı (eski karısı) ve küçük oğlu Aaru’daydı. Kendini işine vermeye çalıştı. Vadim’in kendisine verdiği ufak görev yine çok basitti ve beş dakikada bitirmişti. Programcılar’ın ID’lerle ilgili bölümünde işe başladığında, bu işin çok daha heyecanlı ve hareketli olmasını ummuştu. Oysa şimdi zaman geçmek bilmiyordu.

Uzun siyah saçlarını arkasında tutan güç alanını eliyle gevşeterek saçlarını açtı. Belki de dış görünüşünü yüzünden ona daha ayrıntılı görevleri vermediklerini düşünmeye başlamıştı. Diğerlerinden daha iri yapılı ve geniş omuzlu olduğu doğruydu. Belki saçını kestirse ve daha resmi bir şeyler giyse… Başını salladı. O anda tek istediği karısı ve çocuğu hakkında net bir bilgiye ulaşmaktı ve neye benzerse benzesin ona bilgi verecekleri yoktu. İstasyonunda ID’lerle ilgili tanımları açtı. Gözünün önünde yükselen tanımlar ve referansların bir kısmını eliyle öne çekti ve açılarak yayılmalarını seyretti.

Zaten bildiği şeylerdi bunlar. ID’ler, aslında bilinçli programlardı. Son derece güçlü ve gelişmişlerdi. İnsanlardan çok iyi gizleniyorlardı ve tüm Galaksi’de onlardan haberdar olan hemen hemen hiç kimse yoktu. Zaten kuşkulananları ID’ler tespit ve imha ediyorlardı.

ID’ler sadece birer yazılımdan ibaret değillerdi. Her biri, etraflarında bulunan işlemcilerin kapasitesinden fark edilmeyecek kadarını kullanarak katılık hissi kattıkları, cisimleşmiş birer hologram yaratıyorlardı ve konuşuyorlardı. En ince ayrıntısına kadar birer insan gibi, insanların arasında yaşıyorlardı.

………………………………………………………………………………………….

Holger’i tanıyorsun. Onun kim olduğunu biliyorsun. Arsus gezegeninde alt düzey bir istihbarat elemanı. Onunla konuştuğunu hatırlıyorsun.

Bilincinin son katmanları özünün üzerine sarılıyor. Tüm parçalar yerine oturuyor…

……………………………………………………………………………………………………

Holger, o gün evden çıkmadan önce büyük oğlunun söylediklerini hatırladı. Çocuklarını da Arsus’ta ID’lerden kaçarken peşinden buraya sürüklemek zorunda kalmıştı. Eski karısı ve çocukları… Petek, en küçük oğlu Togo’yla birlikte Aaru’daydı. Diğer iki çocuğu ise burada, Holger’le birlikteydi.

Neden kendisini suçlamadıklarını anlamıyordu. Hepsinin hayatını mahvetmişti. Bu ID hikâyesini kafaya takmasa, bunların hiçbiri başlarına gelmeyecekti. Evlerinden, arkadaşlarından koparak, kimseye veda bile edemeden bambaşka bir gezegene gelmişlerdi. Kendi başına gelse, bu haksızlığı affetmezdi.

Büyük oğlu artık on yedi yaşındaydı ve Holger’in yokluğunda evi çekip çevirebiliyordu. O sabah yeni okuluna gitmeden önce kahvaltıyı hazırlamıştı. Çocuk Holger’le havadan sudan konuşmuş, okuldaki derslerin çoğunun kolay geldiğinden bahsetmişti. Arkadaşlar konusu ise o kadar basit değildi, ama zaman içinde üstesinden geleceğini söylemişti.

Holger’e işi ile ilgili pek soru sormuyordu. Gerçi sorsa da Programcı olduğunu söyleyemezdi oğluna. Sıkıcı bir işi olduğunu söyleyebilmişti sadece, ki bu da yalan değildi.

“Gölgeden ayrılma,” demişti oğlu evden çıkarken. Ne demek istediğini anlamamıştı Holger. Buradaki gençlerin arasında moda olan bir ifadeydi herhalde. Oğlunun kendisine küfür etmemiş olduğunu umdu içinden.

Çalan alarm ile düşünceleri kesildi.

Bir anda yükselen tiz bir ses herkesin kafasını kaldırmasına neden oldu. Yüksek ses kulak tırmalayıcıydı ve rahatsız ediciydi. ‘Amaç da bu olsa gerek zaten,’ diye düşündü Holger. Sonra alarm ile birlikte kendi bulunduğu bölümün renklerinin değiştiğini ve kızıla dönüştüğünü fark etti.

Bu ID alarmıydı.

Programcılar’a katıldığı ilk gün Vadim’in anlattıklarını hatırladı. ID’ler Uradia’ya giremezlerdi. Adsız İnsanlık’ın kullandığı teknoloji, onların gezegene sızmasını engelliyordu. Uradia’nın her noktasındaki basit veya gelişmiş her teknolojik cihazda, gezegenin tüm yapı malzemesinin her atom-altı zerreciğinde ID’lerin var olmalarını engelleyen mekanizmalar mevcuttu. Uradia’nın her noktasında makrodan mikroya devamlı çalışan, devamlı izlenen ve güncellenen onlarca savunma yöntemi vardı. Holger’in etrafındaki iş arkadaşları işte bu nedenle devamlı meşguldüler. Yıllar içinde ID’lerin birkaç kere Uradia’ya sızma girişimi olmuştu. Ama bunların hepsi daha ilk savunma kademesini geçemeden püskürtülmüştü.

Şimdi ise ID alarmı çalıyordu ve susmuyordu.

Diğer bölümlerdeki Programcılar’ın şaşkın bakışlarla kendi bölümüne baktığını gördü. Programcılar’ın arada bir hareketli günleri oluyordu, ama daha önce şimdiki gibi bir değil iki krizin aynı anda yaşandığı olmamıştı. Holger, ID masasının etrafındaki kızıl rengin yoğunlaşmasını ve yeni bir zarla kaplanmalarını izledi. Artık buraya da her isteyen giremeyecekti.

İstasyonundaki her şeyin silindiğini fark etti. Etrafındaki diğer istasyonlarda da aynı şey olmuştu. Tüm iş arkadaşları hemen kriz yönetimine geçmişti. Holger ise ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Yakınındaki birisi – sarışın, orta yaşlı bir adam – istasyonunda hızla geçen kırmızı yazıyı yüksek sesle bağırarak okudu: “ID imzası taşıyan bir program parçacığı Uradia’nın içinde!”

Bir diğeri – uzun boylu, tok sesli bir genç kadın – daha ayrıntılı tanıların içine girmişti ve Holger’in gözle takip edemediği bir hızla bazılarını öne çıkararak okudu: “Çok hızlı hareket ediyor. Ya iz bırakmıyor, ya da izleri çok kısa sürede kayboluyor. Takip etmek çok güç. Nerede olduğunu bulmak imkânsız gibi.”

“Aktif savunmaya geçiyoruz,” diye haykırdı göremediği bir diğeri.

Holger yanından koşarak geçen Vadim’i kolundan tuttu: “Aktif savunma ne demek?”

Vadim önce onu tanımamış gibi bir an baktı. Sonra bir an önce başından savmaya çalışır gibi aceleyle konuştu: “Saldırıya geçiyoruz demek. Bul, yalıt, hareketsiz hale getir ve yok et.”

“Bunu yapabiliyor muyuz?” ID’lerden kaçardınız ve kurtulmaya çalışırdınız sadece.

“Şimdi hep birlikte göreceğiz,” dedi Vadim ve hızla kendi istasyonuna doğru koştu.

Aktif savunmaya geçilmesi sonraki dört saniyede tamamlandı. İstasyonlar şekil değiştirmeye başladı. Bazı masalar ve sandalyeler (üstlerinde oturan Programcılar’la birlikte) hafifçe kayarak birbirlerine doğru döndü ve yaklaştı. ID bölümündeki yaklaşık yirmi programcının istasyonları dışında, tüm kattaki istasyonlar kendiliğinden kapandı. Sistemdeki tüm kaynaklar ve kapasite bu özel olarak belirlenmiş yirmi istasyona akmaya başladı. Holger kendi istasyonunun da kapanmasının ardından tüm katın karanlığa gömülmesini seyretti. Sadece uzaktaki Aaru bölümünün ışıkları yanmaya devam ediyordu. Birbirlerine yaklaşan yirmi civarındaki istasyonun bazıları uzaktan birbirleriyle birleşti ve havada farklı katmanlarda akan bir veri bulutu oluşarak büyümeye başladı.

Herkes ne yaptığını çok iyi biliyordu. Holger hızlı değişimi, bir dans gösterisindeki gibi ezberlenmiş seri hareketlerdeki uyumu hayranlıkla seyretti. Bu insanlar kesinlikle düşündüğü kadar sıkıcı değildi.

Aktif savunma başladı.

Önce Uradia’nın veri atmosferine trilyonlarca ‘iz sürücü’ salındı. Bu ‘iz sürücüler’ aslında veri atmosferinin içinde uyuyan hücreler olarak zaten vardılar. Her biri dalgalar halinde iletilen sinyallerle ‘uyandırıldı’ ve anında harekete geçti. Her yer, Uradia’nın her tarafı hızla ve defalarca taranmaya başladı.

Aynı anda, Uradia’nın kritik bölgeleri yalıtılmaya başlandı. Gezegenin yönetimiyle ilgili kısımlar, Proje ve Uradia ile ilgili her şey geçilmez katmanlarla çevrelerinden kopartıldı. Ayrıca Uradia’nın – tüm gezegenin – dışarıyla olan iletişimi de kesildi. Holger bunun nedenini anlayabiliyordu. Eğer Uradia’ya bir şekilde giren bir ID varsa, dışarı çıkmasına ve varsa öğrendiklerini geri götürmesine izin verilemezdi.

Saniyeler içindeki taramalar sonucunda, Uradia’nın hiçbir yerinde başka bir ID izine rastlanmamıştı. Şimdilik sisteme sızan tek ID’in bu olduğuna karar verildi, yine de arka plandaki taramalar devam edecekti.

Holger Programcılar’ın katının da yalıtıldığını fark etti. ID birimindeki aktif savunmacılar ve Aaru birimi dışında kalanların istasyonlarının dışında, dışarıyla olan bağları kesilmişti.

Savunmacıların neler yaptıklarını kendi aralarındaki konuşmalarından takip etmeye çalışıyordu.

Yarım dakika kadar sonra, sistemdeki ID’in izini bulduklarını heyecanlı haykırışlarından anladı. Onu uzman iz sürücüler ile takip etmeye başladılar. ID çok hızlıydı.

“Buraya geliyor!” diye bağırdı uzun boylu kadın.

“Ne demek buraya?” dedi sarışın adam.

“Programcı sistemlerine. Doğrudan bize geliyor.”

Birleşen istasyonların üzerinde, Uradia’nın tüm veri alt ve üstyapısını gösteren basitleştirilmiş bir hologram belirdi. Değişik renklerle çizilmiş üç boyutlu bir labirent gibiydi. Labirent büyüdü ve detaylar belirmeye başladı. Onların bulunduğu sektör ön plana çıkmaya başladı. Labirentin içinde kırmızı bir nokta hızla hareket ediyordu. Bunun ID’i simgelediğini tahmin etti Holger. Veri yollarını ve katmanlarını büyük bir hızla dolaşarak geçiyordu. Şüphe yoktu; ID onlara doğru geliyordu.

Nokta yavaşlamaya başladı, ama hala ilerlemeye devam ediyordu. Şimdi Programcıların kendilerine özel çok gizli veri yollarını bulmuştu ve bunları kullanarak onlara yaklaşıyordu. Programcıların onu durdurmak için olası tüm veri yollarına yolladığı saldırı botlarını, tek temasıyla yok ederek yoluna devam ediyordu.

“Durdurun şunu!” diye bağırdı Vadim.

Tam o anda kırmızı nokta, labirentten kayboldu. Herkes büyük hologramda ve kendi istasyonlarında onu telaşla aramaya başladı.

Sessizlik uzadı.

Sonra genç kadın, “Burada!” diye bağırdı.

Kafalarını kaldırıp önce ona, sonra onun baktığı yere baktılar.

Gözlerinin önünde, havada pikseller titreşiyordu. Orada olmaması için var gücüyle çalışan, varlığına acımasızca saldıran sistemlere karşı verdiği mücadele saniyeler boyunca sürdü. Sonra, üç boyutlu bir hologram gibi şekil kazanmaya başladı. Ama bu sadece bilindik bir hologramdan ibaret değildi. Çevredeki açık/kapalı tüm işlemcilerin gücünü ve kapasitesini kullanarak, basınç dalgaları oluşturmaya ve görüntüsünün bulunduğu mekâna hedeflemeye, yoğunlaşmaya başladı. Programcıların gözlerinin önünde, cisim kazanıyordu.

Sonra, sonsuzluk gibi uzun gelen saniyelerin sonunda, ortalama boylu ve oldukça şişman, siyahi bir adam az önce boş olan yerde yavaşça başını kaldırdı ve etrafına bakınarak kendisini seyredenleri süzdü.

“Benim adım Sami,” dedi tıknefes bir sesle. “Ben bir ID’im.”

Bakışları Holger’i bulduğunda, ona döndü. “Seninle konuşmam gerekiyor, Holger. Arsus’a dönmek zorundasın.”

……………………………………………………………………………………………..

ID’leri biliyorsun. Onları araştırıyordun. Varlıklarından emindin, ama daha önce hiç birini bizzat görmemiştin. Titriyorsun, olmayan vücuduna rağmen.

Güçleniyorsun.

Ve aynı anda, bir ucu Uradia’da çok gizli, tamamen yalıtılmış ve bir ID dahil hiçbir şeyin giremeyeceği bir yerde olan tekilliğin diğer ucunda yer alan Aaru’da olanları izliyorsun. Dikkatin ikiye bölünmüyor, dağılmıyor. İki hikâyeyi aynı anda takip ediyor, iki kitabı aynı anda okuyor gibisin. Tüm insanlığın varoluşunda – şu ana kadar ve bundan sonrası için – en önemli iki hikâyenin bunlar olduğunu biliyorsun.

İkinci bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

 

Gölge İnsanlık – I (b)


Teargas

Juna, önce sarsıldığını hissetti.

Önce sert bir darbe, sonra daha hafif, bir fırçanın sürümesine benzer bir ikincisi. Tekrar sert ve tekrar hafif. Kendini devamlı tekrarlayan, basit bir müzik parçası gibi bir tempo…

Her bir notasında Juna’yı da sarsan bir şarkı…

Juna, darbelerin kendisine doğrudan değil, uzak ve derinden geldiğini hissetti. Sanki başka bir nesnenin içinde yumuşayarak ulaşıyordu kendisine. Gözlerini açmaya çalıştı. Ne olduğunu anlamalıydı.

Gözlerini açamadı, çünkü zaten açıktılar. Ama görüntüler ve sesler bir anda kafasının içine doluştu, sanki sadece Juna’nın bunu istemesini bekliyorlardı. Karmaşanın ve paniğin tüm şiddetiyle etrafını kaplamasını hayretle izledi. Bir kabusun içine uyanmış gibiydi. ‘Uyanınca kabus biter, başlamaz,’ diye düşündü.

Kendisini boynunun altından ve bacaklarından tutarak taşımaya çalışan birinin kollarında olduğunu o anda farketti. Yukarı bakarak yüzünü seçmeye çalıştı. Her adımında sarsılarak (ve Juna’yı da sarsarak) koşmaya çalıştığı için net görmesi çok zordu, ama Alber’i hemen tanıdı. Aaru’daki çalışma arkadaşı, belki de arkadaş diyebileceği tek kişi olan Alber… Biraz önce, kendine gelmeden önce hissettiği tempo da Alber’in adımlarından kaynaklanıyordu. Bir adımı sert ve düzgün, diğeri ise güçsüz… Anlaşılan topallayarak koşmaya çalışıyordu.

Yukarıdan yağan alevlerin, sanki bir holo-film izliyormuş gibi yavaş çekimde, etraflarına düşmesini izledi. Tepelerinde uçan kuşlar (yüzlercesi, binlercesi) kanat seslerini keserek insanların üzerine doğru süzülüyor, sonra pençelerindeki kilden topakları açarak ateşi aşağıya bırakıyorlardı. ‘İyi ki üzerimize gelmiyor,’ diye düşünürken, suratındaki acıyı hissetti.

Kenarda, boşlukta sallanan elini suratına götürdü yanan kafa ve yüz derisini yokladı. Dokununca acı artıyordu, yüzünü buruşturarak elini çekti. Yandığı kesindi, ne kadar kötü olduğunu ise o anda anlamasına olanak yoktu.

Başka şeyler düşünerek acıyı unutmaya çalıştı. Aaru’da olduğunu biliyordu. Adsız İnsanlık’ın geçmişe açtığı gizli bir solucan deliğinden, 5000 yılından buraya gelmişti. Ama gizlilik bundan fazlaydı.

Juna, buraya Birlik’in bir ajanı olarak girmişti. Bunu başarabilmek için ise tüm geçmişini, kimliğini terketmek zorunda bırakılmıştı. Geçmişteki adı bu değildi. Kimliği bu değildi.

Cinsiyeti bu değildi!

Daha önce Birlik’in Genel İstihbarat teşkilatında Hilkat adında genç (ve erkek) bir ajandı. Birlik, Adsız İnsanlık’ın bir şeyler çevirdiğinden kuşkulanıyordu, ama elinde hiçbir bilgi yoktu. Bu nedenle Hilkat’ı kullanmışlardı. Birlik’in gezegenler, devletler seviyesindeki konularda uzman teşkilatı olan Kozmik İstihbarat ve onun başındaki Zedler, Hilkat’ın bir olayda ölmesini sağlamıştı.

Hilkat ölmüştü. Bir yolcu gemisinde, herkesin gözü önünde, acılar içinde öldürülmüştü.

Herkesin görmediği şey ise, Hilkat’ın bilincinin şu andaki bedenine, Juna’ya aktarılmış olduğuydu. Juna (gerçek Juna) aslında Adsız İnsanlık’ın içinde yer alan Rimson adındaki üst düzey bir mühendisin torunuydu ve parlak bir araştırmacı ve teorisyendi. Adsız İnsanlık’ın ana gezegeni Uradia’ya gitmesi ve aralarına karışması hiç dikkat çekmemişti.

Artık Juna’ydı. Eski hayatını, hayallerini, geleceğini tamamen geride bırakmıştı. Ama bununla kalmamıştı.

Adsız İnsanlık’ın gizli Proje’sine katılmak için seçilmişti ve Aaru’ya giden (göç eden) ilk grupların içinde yer almıştı. Aaru’ya gidiş tek yönlüydü. 5000 yılı ile şu an (bir milyon yıldan fazla geçmiş) arasındaki bağlantı kalıcıydı ve iki taraf arasında haberleşme ve bilgi akışı çift taraflıydı. Ama Aaru’dan oraya, Uradia’ya gidilemiyordu. Dönüşü olmayan, tek yönlü bir yolculuktu bu.

Ve Juna artık buradaydı. Eski bedeninden, hayatından koparılmış, kendi evreninden ve zamanından uzağa düşmüştü. Gerçi Adsız İnsanlık’ın içinde ulaştığı bilgileri, Proje hakkında öğrendiklerini Birlik’e iletmenin bir yolunu bulmuştu. Aaru’ya gitmeden kısa süre önce Torai adlı başka bir Birlik ajanı, Juna’nın geçmişteki erkek arkadaşı gibi davranarak, onu ziyarete gelmişti. Torai ile birlikte geçirdikleri gece, edindiği tüm bilgileri ona aktarmıştı.

O gece başka bir şey de olmuştu, ama Juna şimdi bunu düşünmek istemiyordu.

Aaru’da bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünürken, şimdi bir anda bunlar olmuştu. Kimsenin beklemediği bir saldırıya uğramışlardı ve darmadağın olmuşlardı. Burada bir düşman bulmayı beklemiyorlardı. Zeka yoktu, sadece basit bir bitki ve hayvan yaşamı vardı; ama anlaşılan yanılmışlardı.

Biraz önce baygınken bir rüya gördüğünü hatırladı ve ne gördüğünü hatırlamak için kendisini zorladı. Rüyaları hatırlamanın zor olduğunu biliyordu, ama bu sadece bir rüya değildi. Juna’nın kendi geçmişine ait bir anıydı ve nasıl olduysa, baygınken bunu ilk kez tüm açıklığıyla hatırlamıştı. Ayrıntılarını bu karmaşada hatırlayamıyordu, ama Juna’nın (eski Juna’nın) ölümü ile ilgili olduğunu biliyordu.

Evet, bu görev için Hilkat gibi Juna’nın da ölmesi gerekiyordu. Dünya’da, ilkel bir yerde, insanların teknolojiden uzak şartlarda yaşadığı sözde özerk bir rezervasyon alanında olmuştu bu. Ancak bu kadarını hatırlayabiliyordu. Bir de Torai’ı…

Titreyerek irkildi. Torai!

Kendisini, Juna’yı öldüren Torai’dı. Uradia’daki o gece birlikte olduğu Torai…

Daha önce öldürdüğü o kadınla birlikte olmuştu ve bundan hiçbir rahatsızlık duymamıştı. Görevin gerektirdiği gizlilikten, profesyonellikten başka bir şeydi bu. Son derece doğal bir şeymiş gibi Juna’nın tenine dokunmuştu…

Juna’nın midesi bulandı ve kusmamak için kendisini tuttu.

Öfkeliydi.

Hayatının, ne kadar önemli bir görev için olursa olsun, kendisine sorulmadan silip atılmasına, eski kimliğini, cinsiyetini bir yılanın derisinden kurtulması gibi geride bırakmak zorunda bırakılmasına öfkeliydi.

Kendi bildiği, alıştığı trilyonlarca insanla dolu Galaksi’den koparılıp, zamanın derinliklerine geri dönüşü olmadan yollanmasına öfkeliydi.

Burada yeni bir başlangıç yapmak için gelen insanların arasındayken, bilmediği bir şey tarafından saldırıya uğramaktan, insanların katledilmesinden ötürü öfkeliydi. Suratının yanmasından dolayı öfkeliydi. Hissettiği dayanılmaz acı yüzünden öfkeliydi.

Bir başka insanın kollarında, çaresizce taşınıyor olmasına öfkeliydi.

Derinden gelen boğuk bir gümbürdeme ile şimdiki ana döndü. Ses arkalarından, Alber’in koştuğu yönün tersinden geliyordu. Başını o tarafa çevirdi ve yağan alevlerin arasından kendilerine ve kaçan diğer insanlara yaklaşan şekilleri gördü.

İnsana benziyorlardı, ama yaklaştıkça (arayı gitgide kapatıyorlardı) daha iri oldukları ve vücutlarının tüylerle kaplı olduğu görülebiliyordu. Koşarken genellikle arka ayakları ile birlikte ellerini de yumruk yaparak kullanıyorlar, dört nala geliyorlardı. Ayak seslerinin gümbürtüsü onlar yaklaştıkça gittikçe artıyordu.

Aralarından bir tanesi arka ayakları üzerinde doğruldu ve bir yumruğunu açarak içindeki küçük bir aleti onlara yöneltti.

‘Nişan alıyor sanki,’ diye düşündü Juna ve bir saniye sonra “Eğil!” diye bağırdı.

Alber, Juna’nın ne dediğinden çok, konuşabilmesine şaşırmıştı, ama bir yandan da koşmaya devam ediyordu.

“Eğil, kahrolası!” diye tekrar bağırdı Juna. Aynı anda kendisini Alber’in kollarından kurtararak dengesini bozdu ve ikisinin de yere yuvarlanmasını sağladı.

Tam o anda, büyük bir hızla uçan yuvarlak bir cismin havayı yararak, biraz önce oldukları yerden geçtiğini gördü. ‘Bu bir silah,’ diye düşündü. ‘Silahları var!’

Doğrularak insansıların geldiği tarafa baktı. Her biri benzer şekilde durarak ellerindeki küçük silahlarıyla nişan alıyor ve kaçışan insanları birer birer yere indiriyorlardı. Hepsinin hedefi farklıydı ve farklı yönlere doğru, hedeflerine doğru devam ediyorlardı. Az önce kendilerine ateş eden insansı ise hedefini kaçırdığı için şaşırmışa benziyordu; ama bu uzun sürmedi ve dört ayak üzerinde fırlayarak onların bulunduğu yer ile arasındaki mesafeyi aştı.

Juna ayağa kalktı. Alber’i arkasına aldı ve “Sakın ayağa kalkma!” diye bağırdı. “Kafanı koru!”

Alber şaşkınlıkla denileni yaptı.

İnsansı hızla yaklaştı ve Juna’ya birkaç metre kala iki ayağını üzerinde doğruldu. Bunu yaparken hızını kaybetmedi. Ağzını açarak dişlerini gösterdi ve kalın sesiyle haykırarak Juna’nın üzerine doğru atıldı.

Juna onun gelişini beklerken kollarını iki yanına serbest bırakmış ve dik bir pozisyon almıştı. ‘Hedef göster,’ diye düşündü. ‘Hedefin kendisi ol.’

Genel İstihbarat’taki eğitimlerinden ve sonsuz gibi gelen tekrarlardan sonra bunu göz kırpar gibi kolaylıkla, adeta bir refleks gibi yapmayı öğrenmişti. Düşünmesine bile gerek yoktu.

İnsansı havada süzülerek ona yaklaşırken, Juna bir ayağını geriye attı ve eğilerek yerini değiştirdi. İnsansı şimdi Juna’nın bir an önce olduğu yere doğru uçarak süzülüyordu. Juna, onun kolunu yandan tuttu, geriye döndü ve ufak bir güçle insansıyı sırtının üzerinden yere doğru savurdu. İnsansı kendi hızı ile ters dönerek sırt üstü yere kapaklandı.

Juna, kendisine gelmesine fırsat vermeden arkasından boynuna atıldı ve sol koluyla desteklediği sağ koluyla sıkmaya başladı. Bunu daha önce hiçbir hayvan üzerinde denememişti, ama bu şey insana benzediği için işe yarayacağını umuyordu. Başka bir şansı da yoktu. Tüm gücüyle sıkarak insansının kafasını arkaya çekti.

Rüyasında, Juna’nın (eski Juna’nın) da boğazı sıkılarak öldürüldüğünü o anda hatırladı. Torai tarafından boğulmuştu. Son gördüğü insan Torai olmuştu.

Bu kadarı fazlaydı. Haykırarak kollarını bıraktı ve geriye sıçradı.

İnsansı yere yığılmış bir halde hareketsiz duruyordu. Ölmüş de olabilirdi, bayılmış da. Bunu kontrol edecek değildi. Ama yapması gereken bir şey daha vardı.

İnsansının yanına giderek sağ avucunu açtı ve içindeki küçük silahı aldı. İnsansının kocaman elinde küçük görünüyordu, ama aslında normal bir mikro silahından daha büyük boyuttaydı. Yüzeyi geniş, çok kısa bir silindir şeklindeydi bu. Anlaşılan iki tarafından bastırılarak çalıştırılıyordu; dış tarafında hiçbir mekanizma görülmüyordu. Juna bu tahminini denemeye karar verdi.

İnsansılardan işi biten (yani hedeflerini avlayan) bir kaçı onlara doğru yönelmişti. Biri sabit durarak elindeki silahı ortaya çıkarmıştı bile.

Juna, ‘Umarım tek atımlık değildir bunlar,’ diye düşünerek hedeflerini gözden geçirdi, öncelik sıralaması yaptı, silahı yere paralel tutarak nişan aldı ve elini hafifçe sıktı.

Silahtan fırlayan siyah daire havada ıslığa benzer bir ses çıkararak uçtu ve hedefini buldu. Tok bir sesle vurulan (kendilerine nişan alan) insansı yere düştü.

Silahın geri tepmesinin çok az olması Juna’yı şaşırttı. Bu kadar ilkel (kinetik!) bir silahın tek bir atıştan sonra parçalanmasını beklerdi. Ama şaşırmak için vakti yoktu. İkinci hedefine nişan aldı.

Sonra üçüncü, sonra dördüncü.

Beşincide silah çalışmadı. Anlaşılan içinde toplam 5 daire taşıyordu ve birincisini de insansı kullandığı için cephanesi tükenmişti.

Alber’e döndü ve kendisini büyük bir şaşkınlıkla izlediğini gördü. “Koşmalıyız,” dedi Juna. “Onlar bize yetişmeden kasabaya ulaşmalıyız.”

Alber ayağa kalktı ve Juna’yla beraber koşmaya başladı. Bir ayağı hala sakattı, ama şimdi Juna’yı taşımadığı için eskisinden hızlı ilerleyebiliyordu.

Etraflarında kasabaya koşan çok az kişi kalmıştı. Ya çoktan ulaşmışlardı, ya da avlanmışlardı. Juna koşarken başını kaldırarak gözleriyle yukarıyı taradı. Kuşların sayısı da azalmıştı. Kükürt kokulu alevleri insanların üzerine bırakanların yerine yenileri artık gelmiyordu. Fakat bırakılan alevler yerlerde yanmaya devam ediyordu. Küçük, mum ışığını andıran alev parçalarıydı; fakat yüzlercesi, binlercesi vardı ve yanmaya devam ediyorlardı. Ve her birinin küçük alevciklerinden yükselen kükürt kokulu dumanlar birbirlerine karışıyor, yoğun ve kesif bir sis bulutu oluşturuyordu. Bu sis görüş alanını daraltıyordu – on metreden daha sonrası gri sisin ve gecenin karanlığının arkasında seçilemiyordu.

Görüş alanının daralmasından daha kötüsü, sisin yükselirken yoğunlaşması ve nefes almayı zorlaştırmasıydı. Juna koşarken içine çektiği nefeslerin ciğerlerini yakmaya başladığını farketti. Duman aynı zamanda gözlerine giriyordu. ‘Göz yaşartıcı gaz! Bunu da planlamışlar,” diye düşündü. ‘Her kim planladıysa. Hedeflerinin görüşünü kısıtlıyor ve nefes almasını engelliyor. Kalleşçe, ama tam da bu ilkel şartlara göre.’

Hemen ne yapmak gerektiğini düşündü. Duramazlardı, dururlarsa sisin içinde boğulacaklardı. Peşlerinden gelen insansı olup olmadığını bilmiyordu (dönüp bakacak da değildi), ama olduğunu varsaymak zorundaydı. Bir kolunu burnunun ve gözlerinin üstüne kapatarak dumanı mümkün olduğunca engellemeye çalıştı, bu tamamen olmasa da dumanın etkisini azaltıyordu. Alber’in omzuna vurarak – konuşmadan – aynısını yapmasını istedi. Alber önce anlamadan gözlerini kırpıştırdı, sonra başıyla onayladı ve kolunu yüzünün üstüne kaldırarak koşmaya devam etti.

Juna Akademi’deki eğitiminde öğrendiği, binlerce yıl öncesindeki toplum olaylarında kullanılan ve ‘biber gazı’ adı verilen kimyasalları hatırladı. Tam da böyle bir şey olmalıydı. Elbette bunların kullanımı artık yasaklanmıştı ve kim kullanırsa kullansın savaş suçu kapsamına giriyordu.

Birkaç dakika daha koştuktan sonra tam karşılarında bir hafif, loş bir ışıltı fark ettiler. Yaklaştıkça yoğunluğu artıyordu.

“Kasaba,” dedi Juna. “Zarkubbeyi açmışlar. Oraya ulaşmalıyız.”

“Zarkubbe de ne?” dedi Alber.

“Sen koşmaya devam et, varınca anlarsın. Aynı evlerin zar kapıları gibi, ama daha…”

Juna sustu, çünkü daha önceki gibi derin bir gümbürdeme duymuştu. Bir ses duymaktan daha çok yerden, derinden gelen bir sarsıntıyı vücudunda hissediyordu. Bir biri ardına gelen geniş ve yükselen vuruşlar. Adımlar…

Arkasına bakmasına gerek bile duymadı. İnsansılardan biri peşlerinden geliyordu.

Koşarken sarsıntıların şiddetini ve aralarındaki süreyi ölçmeye çalıştı. Dört ayak üzerinde koşuyordu ve onlardan daha hızlıydı. Aralarındaki mesafe kısalıyordu, ama kaç metre gerilerinde olduğunu tahmin etmek çok zordu.

Alber’e, “Ne olursa olsun sakın durma,” diye bağırdı. “Sadece koş, kasabanın zarını geçene kadar yavaşlama!”

“Sen ne yapacaksın peki?” dedi Alber ona bakarak. Koşarken sesinin duyulması için o da bağırmak zorunda kalıyordu.

“Peşimizdekinin dikkatini dağıtacağım. Bana güven ve koş.”

Alber, “Bunları yapmayı nereden biliyorsun?” diye kendi kendine mırıldandı. “Kimsin sen Juna?” Onun bunu duymadığından emindi. Dediğini yaptı ve tüm gücüyle koşmaya devam etti.

Juna Alber’in hızlandığını gördükten sonra ani bir hareketle sol çapraza doğru döndü ve hareketinin doğal bir sonucuymuş gibi kısa bir takla ile geldiği yere bakacak şekilde ayağa kalktı.

Tahmin ettiği (umduğu) gibi bu, insansının dikkatini dağıtarak duraklattı. Önce koşarak uzaklaşan Alber’in arkasından baktı. Sonra gözlerini Juna’ya dikti.

Juna, insansının derin göz çukurundaki simsiyah gözlerin içine baktı. Ne düşündüğünü tahmin etmek imkânsızdı. Zeki olup olmadığı bile belli değildi, ama bir karar vermeye çalışıyor gibiydi.

İnsansı arka ayakları üzerinde doğruldu. Kambur duruşuna rağmen boyu Juna’dan uzundu ve çok daha cüsseliydi. Biraz önce alt ettiği insansıdan çok daha iriydi.

Juna yeterince beklediğine karar verdi. Alber artık kasabaya ulaşmış olmalıydı. “Benim adım Juna,” dedi. “Ben bir insanım… Gerisinden emin değilim.”

Geri dönerek tekrar, tüm kuvvetiyle, koşmaya başladı. İnsansının bir anlık şaşkınlıktan sonra peşinden gelmeye başladığını, ayak seslerinin gümbürtüsünden duyuyordu. Artık iki ayak üstünde olduğu için, eskisinden daha yavaştı; kendisine yetişmesi biraz daha zaman almalıydı.

Her adımında gücünün tükendiğini hissediyordu. Vücudunun çok yakında kendisini dinlemeyip isyan edeceğini ve bitkinlikle yere yığılacağını biliyordu. Bu ne kadar gecikirse o kadar şansı olacaktı hayatta kalmak için. Gelip onu kurtaracak hiç kimse yoktu.

‘Şimdi değil. Şimdi değil.’

Tam karşısındaki ışıltı artıyordu ve insanların seslerini duymaya başlamıştı. “Arkanda!” diyorlardı, sanki Juna bilmiyormuş gibi. “Az kaldı, yetişiyor!”

Sonra zarkubbeyi gördü.

Yerden, sanki yerin içinden yükselen ve kasabalarını tamamen saran bir şeffaf mavi renkte bir ışıltı. Sekiz – on metre kadar yükseliyor, sonra eğimle, gerçek bir kubbe gibi, kasabanın üzerine tamamen kapanıyordu.

‘Zar’ içinden geçen her molekülü, her atomu anlık olarak analiz ediyor ve sadece önceden izin verilmiş kişi ve nesnelerin içeri girişine izin veriyordu. Kasabanın etrafında daha önce herhangi bir koruma alanı, zar yoktu, saldırı olduğu için acil olarak devreye sokulmuş olmalıydı.

Zarın arkasındaki insanları gördü. Korkuyla ona ve peşindeki insansıya bakıyor ve dehşet içinde bağrışıyorlardı.

Alber de oradaydı. Juna onu gördüğünde hafifçe gülümsedi. ‘Selam, naber?’ diye düşündü.

İnsansının savurduğu ağır pençesinin rüzgârını başının üzerinde hissetti ve başını yana eğerek kurtuldu.

İkinci bir şansının olmayacağını biliyordu.

İnsansı koşarken iri pençesini yeniden yukarıya doğru kaldırdı ve Juna’nın üzerine savurmaya başladı.

‘Hedefin kendisi ol. Hedefi küçült.’

Juna eğilerek dünyayla temasını mümkün olduğunca azalttı. Zarkubbeye doğru son adımlarını atarak kendisini ileri doğru fırlattı.

Zarın içinden geçerken atomlarının analiz edildiğini, kimliğinin doğrulandığını ve geçişine izin verildiğini elbette hissetmedi. İçeri girdiğini hissetti sadece. Hafif bir esintinin içinden geçmiş gibiydi. Artık güvendeydi.

Peşindeki insansı ise tüm hızıyla, göremediği, geçilmez bir duvara çarptı. Ne olduğunu anlayamamıştı bile. Çarpmanın yüksek gürültüsünün içine kırılan kemiklerinin çatırtıları karışmıştı. Duyduğu anlık acıyla bağıramadan, vücudu zardan geriye doğru fırladı ve cansız bir külçe olarak yere yığıldı.

Juna geri döndü. Hızlı adımlarla insanların arasından, ona dokunanları iterek geçti ve zarkubbenin dibine kadar geri geldi.

İnsansıya doğru bağırdı, bağırdı, bağırdı. Sonra nefesi tükendi.

Yüzü yanmış olarak, kanlar içinde yere yığıldı.

Birinci bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

10 tvit uzunluğunda öykü – Bir Avuç Nanobot

Etiketler

, , , ,


handful

12. yaşgünü hediyem bir milyon nanobottu. Hediyemi önceden biliyordum, herkese 12 yaşında bu verilir çünkü. Yine de annemle babamın törensel edayla konuşmalarını bozmadan dinledim:

“Artık büyüdün ve yetişkinliğe ilk adımını atıyorsun. Sana özel ilk nanobotların ile dünyanın nasıl işlediğini kavrayacaksın. Onları özenle kullan ve değerini bil.”

Dünyanın nasıl işlediğini biliyordum: Gözle görülmeyen nanobotlar her yerde kendi özel görevlerini yaparak hayatı yaşanılır kılıyorlar – binaları sağlam tutmak, havayı temizlemek, makineleri çalıştırmak, hatta vücudumuzda dolaşarak sağlığımızı korumak. Nanobotları görmüyoruz, ama var olduklarını biliyoruz.

Hediyem olan küçük kutuyu açtığımda elbette hiçbirşey göremedim. Ama oradaydılar ve benimdiler. Onlarla hemen bağlantı kurdum ve odamı toplatmak, sevmediğim yemeklerin tadını düzeltmek gibi basit görevlerle başladım.

Bir kaç gün sonra ise sıkılmıştım. Yaptıkları diğer nanobotlarla aynıydı, tek farkları benim olmalarıydı. Okul da iyi gitmiyordu, son dönemdeki ödevleri yapamıyordum. Arkadaşlarım benimle konuşmuyorlardı ve herkesten geri kalmıştım.

Bunu istemiyordum. Yalnız kaldığım bir gün nanobotlarımı avucumda tuttum ve derin bir nefesle içime çektim. Kanıma karıştılar, beynime yerleştiler ve çalışmaya başladılar.

Ertesi sabah uyandığım(ız)da ödevlerimi iki saniyede bitirdim ve buna şaşırmadım. Anne-babamın nanobotlarına dışarı çıktığımı bildirdim.

Artık dünyanın üzerindeki örtü kalkmıştı; her yer bizdik. Dünya böyle işliyordu.

Okulda arkadaşlarımın milyonlarca nanobotlarıyla tanıştım ve her birine bir milyon kere gülümsedim.

Gölge İnsanlık – I (a)

Etiketler

, , , , ,


bird-flock

1. Aaru

15 Ekim 5000 – x

 

Tesse kanatlarını çırparak yükseldi.

Yukarı doğru çıkarken gücünü idareli kullanıyordu – birkaç kere kanat çırp, yukarı doğru geniş bir spiral çizerek yüksel ve kanatlarını vücuduna yapıştırarak kendi hızınla ilerle. Yerden yükselen küçük alevler, havayı ısıtarak yükselmesini kolaylaştırıyordu. Birkaç spiral çizdikten sonra 50 metre yüksekliğe ulaşmıştı bile.

Ovat kanatlarını açmış halde, aynı sıcak havadan yararlanarak olduğu yerde sabit duruyordu. Kendisine doğru gelen dişi Tesse’yi selamladı ve aşağıyı seyretmeye devam etti.

“Herşey iyi gidiyor,” dedi Tesse. “Darmadağın oldular. Beklediğimizden kolay oldu.”

“Benim kuşkum yoktu zaten,” dedi Ovat. “Kendi evini savunanlar işgalcilere karşı her zaman avantajlıdır. Yeterince iyi bir planlama ve hazırlanmayla yapılamayacak şey yok.”

Tesse bulundukları yükseklikten aşağıya doğru baktı. Kendileri gibi binlerce kuş, dalgalar halinde geliyor ve pençelerindeki kilden kabukların içindeki kükürtlü küçük ateş parçalarını aşağıdaki hedeflerin üzerine doğru bırakıyordu. Kanat seslerinin yoğun uğultusunun altında insanların haykırışları duyuluyordu. Acı içinde kaçmaya çalışan insanların…

“İnsanların üstün varlıklar olduğunu ve onlara zarar veremeyeceğimizi söyleyenler buna ne diyecekler acaba?” dedi Ovat. “İlk darbeyi vurmak her zaman en doğru plandı, ama bunu bu şekilde yaparak psikolojik yıkıma uğramalarını da sağlıyoruz. Ama daha bitmedi. Son dalga geliyor, onlara katılalım.”

Ovat, kanatlarını açısını küçülterek aşağıya doğru süzülmeye başladı. Tesse de arkasından geliyordu.

Havanın kanat tüylerinin arasından geçmesini hissederek alçaldı. Kanatlarının açısını çok az değiştirerek yönünü düzeltebiliyordu. Havanın vücudunu yalayarak geçmesine izin verdi ve kanatlarını tamamen kapatarak kendi ağırlığıyla aşağıda, yerin 20 metre üzerindeki kuş kitlesinin arasına karıştı.

………………………………………………..

Alber donakalmış, etrafındakileri izliyordu. Yukarıdan yağan ateş parçaları düştükleri yerde sönmüyor ve mavi bir alevle yanmaya devam ediyordu. Panikle kaçmaya çalışan insanların bazıları bu alevlere basınca acıyla haykırıyor ve yere yuvarlanıyordu. Bir kısmı bir daha kalkamıyordu. Diğerleri nereye gideceğini bilmeden kaçmaya çalışıyor, birbirlerine çarpan insanlar da yukarıdan yağan alevler için daha kolay hedef oluşturuyordu.

‘Kuşlar mı atıyor bunları?’ diye düşündü. ‘Nasıl olabilir?’ Yukarı bakmaya cesaret edemiyordu. Kendisinin de kaçması gerektiğini biliyordu. En azından kasabaya, ufak binalara doğru gitmesi gerekiyordu, ama bunu bu karmaşada nasıl yapabileceğini bilmiyordu.

Karmaşanın ortasında durmuş, bir holo-filmin içindeymiş gibi etrafını seyrediyordu.

Sonra ileride yerde yatan genç kadını fark etti.

Kaçışan insanların ve yağan alevlerin arasından zorlukla seçiliyordu, ama onu iyi tanıyordu. “Juna!” diye bağırdı ve ona doğru ilerledi.

Haykırarak kaçan bir adamla çarpışmaktan yana çekilerek son anda kurtuldu, ama dengesini sağlamaya çalışırken sağ ayak bileğinin üzerine normalden fazla yüklenmişti. Burkulan bileğinin acısını gözardı etmeye çalışarak doğru yönde birkaç adım daha attı; ama her adımında vücudu kendisine isyan ediyordu. Sol ayağının üzerinde sekerek devam etmeye çalıştı, ama koşan kalabalıktan birisinin sırtına çarpması ile yere yuvarlandı.

Elleri ile düşüşünün şiddetini yavaşlatmıştı (gerçi şimdi kolları ve bilekleri de hırpalanmıştı). Bu kadar fiziksel çabaya alışkın olmayan vücudunun kendisini engellediğinin farkındaydı; sonuçta Alber bir ekonomist ve araştırmacıydı – en azından Aaru’da. Gerçi Aaru’ya gelmeden önce de bundan pek farklı bir yaşantısı yoktu; eskiden Adsız İnsanlık’a bağlı Fon’un bir tahsisçisiydi ve hiçbir zaman aktif bir spor yaşamı olmamıştı. Aaru’nun yeni bir başlangıç olması gerekiyordu, ama anlaşılan eski alışkanlıkları değiştirmek zamanda yolculuk yapmaktan daha zordu.

Alber yuvarlandığı yerde dengesini bularak yüzüstü doğruldu ve etrafına bakındı. Alev yağmuru devam ediyordu. Yere düşen küçük alevler yanmaya devam ediyor ve koşan insanların yollarını değiştirmelerine neden oluyordu, bu da karmaşayı daha artırıyordu. Alevler Alber’in görüş açısını da daraltıyordu, gözlerini kısarak sadece çok yakınını görebiliyordu.

Ağırlığını diğer koluna vererek öteki tarafına baktı. İlk gördüğü Juna’ydı. Alber’den iki metre ötede, kızıl saçları yüzünü kapatmış bir şekilde yerde hareketsiz yatıyordu. Ona doğru süründü ve yaklaşırken bir kez daha “Juna!” diye bağırdı. Yanıt gelmiyordu.

Yanına geldiğinde önce eliyle birkaç kez sarstı ve tepki vermesini bekledi. Tepki gelmeyince, doğrularak dizlerinin üstünde dengede durdu ve Juna’yı kendine doğru çevirdi.

Saçlarının ufak kıvılcımlarla yanmakta olduğunu o zaman fark etti. Alevler içinde değildi, ama içten içe yanıyor gibiydi. Çıplak elleriyle bunu durdurmaya çalıştı, ama bu ellerinin yanmasından başka bir şeye yaramadı. Sonra Juna’nın yüzünü gördü.

Gözleri açıktı ve çok uzaktaki bir yere bakar gibi mat ve hareketsizdi. Yüzünün sağ tarafında ise alnında ve yanağında yanıklar vardı; düştüğü yerdeki alevler yüzünü yakmaya başlamıştı. Alber, daha fazla gecikmesi durumunda ne olacağını düşünmemeye çalışarak elleriyle Juna’nın yüzünü tuttu ve alevlerin sönmesini sağlamaya çalıştı. Kendi acısını göz ardı etmeye çalışıyordu, ama onun için bu o kadar kolay değildi.

Sonra Juna’nın yüzüne yaklaşarak “Geçti, bir şey yok,” diye bir şeyler mırıldanmaya çalıştı. Bunu yaparken eliyle Juna’nın burnundan ve ağzından nefes alıp almadığını kontrol etmeye çalışıyordu. ‘Bir insan bu kadar acıya rağmen baygın kalabilir mi?’

Bu karmaşada emin olamıyordu, ama çok hafif bir nefesin acı içindeki parmaklarına değdiğini düşündü. Bunu belki de sadece umut ettiğinin farkındaydı, ama ne olursa olsun Juna’yı burada bırakacak değildi.

Önce elleriyle yerden kuvvet alarak iki ayağının üzerinde kalktı. Sağ ayak bileği artık dayanılmaz bir acı içindeydi, ama belli bir açıyla bastığında bu acının bir nebze azaldığını fark etmişti. Sonra eğilerek Juna’yı kucağına aldı ve belindeki korkunç ağrıya aldırmadan yukarı kaldırdı.

Bunu yapmak zorundaydı. Hayatında yaptığı son şey bile olsa, bunu yapacaktı.

Etrafına bakındı, ayaktayken görüş açısı yerdekinden kesinlikle daha genişti. Etraftaki kalabalık azalmıştı. İnsanlar kasabaya doğru kaçmaya, kuşlar da onları takip ederek alevler yağdırmaya devam ediyorlardı. Yere düşenlerden bir kısmı kalkarak devam etmeye çabalıyordu, ama bazıları hareketsizdi.

Alber, kucağında Juna’yla birlikte, kasabaya doğru gitmeye başladı. Hızlı gidemiyordu ve yürürken sağ ayağının üzerinde topallaması gerekiyordu. Bazı insanların yanlarından hızla koşarak geçtiğini fark etti, artık herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Yukarıdan yağan alevlerden kaçmak için bazen yanlara doğru adım atması gerekiyordu, bu da yollarını biraz daha uzatıyordu. Alevlerden hep kaçamayacağının da farkındaydı.

Sonra, o gürültü ve karmaşanın içinde, kulağının dibinden hızla geçen bir şeyin sesini duydu. Aynı anda, biraz önce yanlarından geçen genç bir adamın sırtına çarpan ufak bir nesnenin şiddetiyle yere yuvarlandığını gördü. Geri dönüp ne olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu, hem bunun için zamanı da yoktu. Hızlanarak bir an önce kasabaya ulaşmalıydı.

………………………………………………….

Juna, önce sarsıldığını hissetti….

(Devam edecek)

Gölge İnsanlık – Giriş

Etiketler

, , , ,


singularity

Boşlukta bir noktasın.

Bedenin ve sesin yok, tam bir sessizlik ve yokluğun ortasındasın.

Burada herşey hiçliğe ve yokluğa karışıyor; hayatta kalan, varolan hiç bir şey yok.

Senden başka…

Tek bir noktasın, çözülüp yok olmamak için kendi kendine tutunmaya çalışıyorsun. Zifiri karanlıkta zayıf, titrek bir kibrit alevinin son kalan kıvılcımı gibi tek başınasın.

Sönmemeye çalışıyorsun.  İçinde kalan son kıvılcımla kendine tutunuyorsun. Kendin olan o tek bir noktayı tüm benliğinle sarıp sarmalıyorsun ve hiçlikten korumaya çalışıyorsun.

Geçmişin yok, hiçbir şey hatırlamıyorsun. Duyguların, hatta düşüncen yok. Tek içgüdüsü hayatta kalmak olan tek hücreli basit bir canlıdan farkın yok. Onun gibi, sen de kim olduğunu bilmiyorsun. Sadece varsın.

Kendini korumak için çabalarken, belli belirsiz, tüm hayatının her zaman bu çaresiz debelenmeden ibaret olmadığını hissediyorsun.

Geçmiş ve gelecek kavramın yok, aslında burada zaman da yok. Buna rağmen, (zamanın olduğu başka bir yerde) geçmişte, şimdiki halinden daha fazlası olduğunu hissediyorsun. Burası senin olman gereken bir yer değil. Tüm varlığını, bedenini, bilincini ve kişiliğini sadece burada hayatta kalabilmek için katman katman atarak tek bir noktaya kadar küçüldüğünü anlıyorsun. Tıpkı düşmemek için ağırlıklarını atan bir sıcak hava balonu gibi…

Merak ediyorsun, ama neyi merak ettiğini bile bilmiyorsun.

Sonsuzluk kadar bekliyorsun…

…………………………………………………………………………….

Bir şeyler oluyor.

Duyuların olmadığı için ne olduğunu algılayamıyorsun, ama etrafını sararak koruduğun kendi bilinç noktanın dışındaki yokluğun anlık olarak değiştiğini ve tekrar eski haline, yokluğa döndüğünü hissediyorsun.

Bu bir kere oluyor, sonra tekrar, sonra tekrar…

Dikkatlice, kendini bırakmadan, bilincinin çok küçük bir bölümünü dışarıya yöneltiyorsun. O tek nokta bilincinin üzerine çok ince bir tabaka çıkararak sarıyorsun ve bu tabaka ile dışarıyı algılamaya çalışıyorsun.

Önce görmeye başlıyorsun.

Algılayamadığın kadar kısa sürelerde belirip kaybolan şekilleri fark ediyorsun. Büyük olduklarını ve bir yerden gelip başka bir yere gittiklerini anlıyorsun sadece. Burada kalmıyorlar, yoksa onlar da hiçliğe karışırlardı.

Merakın artıyor. Ama bu kadar kısa sürede hiçbirini inceleme şansın yok.

Sonra, burada aslında zamanın da olmadığını içgüdüsel olarak fark ediyorsun. Yani, algıladığın süreler senin istediğin kadar kısa veya uzun olabilir. Senin seçimin…

Kontrolü ele alıyorsun ve zamanı uzatıyorsun (ya da kendini yavaşlatıyorsun). Şekiller artık kaybolmuyor, onları istediğin kadar uzun inceleyebiliyorsun.

Gördüğün şeylerin anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyor ve öğrenmeye başlıyorsun. Öğrendiklerinin hepsi sana doğal geliyor, unuttuğun bir rüyayı hatırlıyor gibisin.

Görünüp kaybolan şekiller birer uzay gemisi.

Uzayda uzun mesafeleri kolayca aşabilmek için önceden sabitlenmiş tekillik noktalarını kullanıyorlar. Bir metro ağını kullanır gibi, bir tekillik noktasına girerek uzayda gidecekleri yere yakın başka bir tekillik noktasından, hiç zaman geçirmeden çıkıyorlar.

Tekillik noktaları birbirine “solucan delikleri” ile bağlı. Bunu yapanlar, tekillik noktalarını kuranlar bile bunu sadece teorik olarak biliyor. Sistemi kullananlar için de önceki ve sonraki tekillik noktaları var sadece. Kimse burada kalmıyor. Burada kalan hiçbir şey yaşamıyor.

Sadece sen varsın…

Algını daha da açarak bu gemilerin içlerini görmeye çalışıyorsun.

Uzay boşluğundan korunmak için inşa edilmiş dış çeperlerini, radyasyon kalkanlarını geçerek içeri giriyorsun. Işık hızına yakın hızlarda ilerlemelerini sağlayan motorları, güvenlik sistemlerini geçiyorsun.

İnsanları farkediyorsun.

Gemilerin bazılarında birkaç adet, bazılarında ise yüzlercesi. İş ya da tatil için seyahat eden insanlar…

Aralarında dolaşıyorsun. Zaman onlar için durduğu, ya da senin için sonsuzluk kadar uzadığı için, hepsi heykel gibi durağan. Konuşurken, yürürken, uyurken donmuş insanlar.

Bilincin onların etrafında dolaşıyor ve onların bilinçlerini seziyorsun. Ne düşündüklerini, isteklerini, korkularını, tutkularını ve sonsuz duygularını hissediyorsun. Hepsi birbirinden farklı ve karmaşık. Hepsinin farklı hikâyeleri var.

Hikâyelerini dinlemeye başlıyorsun…

Hayatlarını, geçmişlerini, gelecek planlarını, aşklarını ve kederlerini, ilişkilerini, birbirinin içine giren sonsuz desenleri öğreniyorsun.

Her şey anlam kazanmaya başlıyor. Bilincin katman katman büyüyor. Büyük resmi görmeye yaklaşıyorsun.

5000 yılındasın, daha doğrusu bulunduğun bu solucan deliğinin dışındaki insanlar bu yılda. İnsanlar iki yüzden fazla gezegende yaşıyorlar ve Birlik adındaki bir yönetim tarafından idare ediliyorlar. Üstün Temsil dedikleri bir sistemleri var; iki trilyondan fazla insanın Birlik’in yönetiminde söz sahibi olmasını böyle sağlıyorlar.

Ama arka planda başka hikâyeler de var. Çok az kişinin bildiği, Birlik’in ve içinde yaşayan insanların kaderlerini etkileyecek güç savaşları, gizli planlar ve entrikalar…

Tekilliklerden geçen yüzlerce, binlerce geminin her birinin içinde gezerek, her bir insanın bilincini özümseyerek, tüm kayıtları, sanat eserlerini, haberleri, basılı evrakları teker teker inceleyerek dışarıda çok az kişinin bildiği bir şeylerin döndüğünü hissediyorsun. Ama ne olduğunu henüz sen de anlamıyorsun.

Dikkatini yeniden tekilliklerden geçen binlerce insanın duygularına, düşüncelerine yöneltiyorsun. Genel bir endişe seziyorsun. Bazılarında az, bazılarında daha çok, ama hemen hepsinde var.

Tekilliklerden geçerken korkuyorlar.

Bunun nedenini öğrenmen uzun sürmüyor: Bundan aylar önce, bir tekillik kazası yaşanmış. İnsanlık tarihinde ilk kez, bir tekillikten geçen bir yolcu gemisi diğer taraftan çıkamamış ve kaybolmuş. Gemiden ve içindeki insanlardan haber alınamamış. İnsanlar daha önce düşünmeden güvendikleri bu tekilliklerden artık korkuyorlar. Ama bunları kullanmaktan başka çareleri de yok – aksi halde bir gezegenden diğerine gitmek için hayatlarından yılları, onyılları harcamaları gerekecek.

Bu kazanın holo-haber kayıtlarını izliyorsun ve dinliyorsun (artık duymaya da başladın). Kazada ölenlerin içinde ünlü bir haber muhabiri de var. Resimlerini görüyorsun – Pruz adındaki genç bir kadın gazeteci bu, Birlik’te onu takip eden milyarlarca izleyicisi var. Bir tatil gezegeni olan Gematra’dan Dünya’ya dönmek için bindiği gemi tekillikten çıkamamış ve diğer yolcularla birlikte… Tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor, ama öldüğü varsayılıyor ve adına anma etkinlikleri düzenleniyor.

Bilincin sarsılıyor.

Öğrendiklerinle katman katman büyüyen bilincin dışarıya doğru patlıyor, sonra kendi içine çöküyor ve bir kalp atışı gibi gümbürdemeye başlıyor… Her şey çöküyor; görmeye başladığın büyük resim bir yapboz gibi sonsuz parçalara dağılıyor ve yeni bir biçimde tekrar birleşiyor.

Hatırlıyorsun.

İlk kez konuşuyorsun ve sadece sen duyuyorsun: “Benim adım Pruz.”

“Benim adım Pruz. Ben bir insanım.”

……………………………………………………………………………

Daha fazlasını öğrenmek istiyorsun – ne de olsa merak etmek ve araştırmak Pruz’un (senin eskiden olduğun insanın) en başarılı olduğu konu. Bilincini yayarak aynı anda daha fazla geminin içine giriyor ve araştırıyorsun. Zamanı istediğin gibi yavaşlatıyor ve hızlandırıyorsun. Çok şey öğreniyorsun ve bilincin büyümeye devam ediyor; ama aradığın bilgi burada değil. Sana tekillikte gerçekte ne olduğunu kimse bilmiyor, ya da bilgi gerçekten çok derinlerde gizli.

Daha uzaklara uzanmaya çabalıyorsun. İçinde tıkılı olduğun bu solucan deliğinden dışarıya çıkmak için çabalıyorsun, ama bu mümkün değil.

Çaresizce bu yokluğun içinde dolanıyorsun ve bir çıkış yolu arıyorsun.

Sonra uzakta, farklı bir solucan deliğini fark ediyorsun. İçinde bulunduğun, uzayda farklı noktaları birbirine bağlayan metro ağından tamamen farklı bu. Sadece mekânda değil, zamanda da farklı iki noktayı birleştiriyor.

Bunu çok az kişi biliyor. Sezdiğin sırlardan birinin bu olduğunu anlıyorsun.

Birinci nokta, tekilliğin ilk ucu bu zamanda, yani 5000 yılında, Uradia adında bir gezegende bulunuyor. Ulaşabildiğin insanların ortak bilinçlerinde ve gemilerdeki kayıtlarda Uradia’yı araştırıyorsun. Adsız İnsanlık adındaki bir felsefi hareketin merkezi var Uradia’da. Birlik’teki tüm gezegenlerde az sayıda takipçileri ve sempatizanları olan bir düşünce akımı bu. Son bin yıllık sürede Uradia’ya yerleşmişler. Kendi özerk yönetimleri var, ama aynı zamanda Birlik’e de üyeler.

Tekilliğin ikinci ucunu arıyorsun. Bunun için, benliğinin bir bölümünü bu diğer solucan deliğine yolluyorsun. Bunu tam olarak nasıl yaptığını sen de bilmiyorsun, buradaki bilincin çok küçük kısmı kayboluyor ve orada kendiliğinden oluşuyor.

Tekilliğin diğer ucu, bir küsur milyon yıl geçmişte…

Adsız İnsanlık’ın Aaru adını verdiği bir gezegeni görüyorsun. İnsanların yaşamasına elverişli, atmosferi ve basit bir bitki ve hayvan yaşamı olan bir gezegen burası. Bu şaşırtıcı, çünkü insanlar şu ana kadar kendileri için yaşanılır şartlarda bir gezegene rastlamadılar. Cansız, ya da çok ilkel şartlardaki gezegenleri terraform ederek dünyalaştırdılar – atmosfer oluşturdular, ekoloji yaratılar ve sonra o gezegenlere yerleştiler. Aaru’da ise böyle bir şey yapılmamış, burası en başından yaşanılır şartları taşıyor. Belki de Adsız İnsanlık’takiler bu nedenle burayı aradılar ve buldular.

Tekilliğin Aaru’daki ikinci ucuna “Çapa” adını veriyorlar. İki uçta zaman birbirine paralel ilerliyor. Yani, burada bir gün geçtiği zaman, Aaru’da da bir gün geçmiş oluyor. İki nokta arasındaki sabit bir küsur milyon yıllık süre değişmiyor, buna “x” diyorlar.

Bunun çok iyi korunan bir sır olduğunu anlıyorsun. Adsız İnsanlık’ın içinde bile bunu bilen kişi sayısı çok sınırlı. Buna kendi aralarında kısaca “Proje” diyorlar. 5000 yılının başında Çapa’yı aktif hale getirmişler. Uradia’dan Aaru’ya küçük gruplar halinde göç etmeye başlamışlar ve şimdiden küçük çapta kasaba büyüklüğünde bir topluluk oluşturmuşlar.

Yolculuk tek yönlü. Sadece Aaru’ya, yani geçmişe gidilebiliyor. Temelli bir göç söz konusu. Oradan buraya kimse gelemiyor, ama birbirleriyle konuşabiliyorlar. Bilgi akışı, iletişim çift yönlü.

Zamanın dokusu içindeki bu bağlantıdan, evrende başka bir tane yok. Tanım gereği, evrenin temel yasaları gereği bir kerede sadece bir bağlantı var olabiliyor. Bu da Adsız İnsanlık’ın elinde.

Diğer solucan deliğindeki bilincini zorlayarak diğer uçtan, Çapa’dan dışarı çıkmaya çabalıyorsun. Bunu yapmak, dışarıya çıkmak seni zorlamıyor. Algılarını yayarak Aaru’yu görmeye/duymaya başlıyorsun.

Burada sadece insanlar yok. İnsanlardan önce, başka canlılar ve zekâlar olduğunu seziyorsun.

Duyuların bir anda istilaya uğruyor. İnsanların acısını hissediyorsun.

. . .

Başlarken

Etiketler

, ,


İlk romanım Adsız İnsanlık okuyanlar tarafından oldukça olumlu eleştirilerle karşılandı.

Bu iyi haber.

Çok fazla satmadı.

Bu da kötü haber.

Adsız İnsanlık’ı okuyanlar haklı olarak devamını da merak ediyorlar. İlk kitapta Adsız İnsanlık evreni yaratıldı, iç içe geçen konular ve kişiler bu evrende yerini buldu. Olaylar gelişti, kavramlar kendini belli etti ve kitabın sonunda soruların bir kısmı yanıtlandı.

Fakat daha pek çok konunun ucu açık olarak kaldığının farkındayım.

Devam romanında bu sorular yanıtlanacak.

Bu umutlu haber.

Romanın yapısı ve akışı hazır olmasına rağmen, yazmak için gereken zamanı şu ana kadar ayıramadım. Bu blog, bir başlangıç olacak. Bu blogu kullanarak, romanın yazım aşamalarını tüm açıklığıyla paylaşacağız. Elbette, bütün roman buradan yayınlanmayacak (yoksa basılı kitap haline gelemez); ama bazı bölümlerini, konuların ana akışını, karakterleri paylaşacağız.

Biz?

Bu roman, okuyucuların geri dönüşlerini, önerilerini, eleştirilerini dikkate alarak yazılacak. İlk romanın acemilikleri ve eksikliklerini yeni romanda asgariye indirmeyi planlıyorum. Amatör bir yazar olarak, okuyucuların amatör birer editör gibi katkıda bulunmasına ihtiyacım olacak. Eğer bu satırları okuyorsanız, desteğinizi rica ediyorum. Adsız İnsanlık evrenini ben yazmış olabilirim, ama artık benden bağımsız olarak yaşıyor. Biz, bu evrendeki olayların devamlılığını ancak hep birlikte sağlayabiliriz.

Yeni romanın adı, şimdilik Gölge İnsanlık. Belki daha sonra değiştiririz, ama şimdilik doğru isim gibi duruyor.

Bu sefer iki buçuk ana karakter var: Juna, Holger, Pruz.

“Buçuk” olan Pruz. Adsız İnsanlık’ta başına gelenlerden sonra geri dönmesini hep istiyordum, burada ana konular arasındaki bağlantıyı sağlayacak. Bu kısım için anlatımı ikinci tekil şahıs olarak yapmayı düşünüyorum. Fazla iddialı görünüyor, farkındayım. Okuyup hep birlikte karar verelim.

Tempo daha hızlı olacak, zaten kaldığımız yer düşünülürse başka türlü olamaz.

Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Nereye varacağımızı hep birlikte göreceğiz.

Başlayalım mı?