Adsız İnsanlık – Alıntılar ve Kavramlar

Etiketler

, ,


 BABİL GENİ

…………………

“İnsanlar tek bir gezegende ortaya çıkıp konuşmayı öğrendikleri andan itibaren birbirleri ile iletişimlerini sağlayacak ortak bir dil oluşturmaya çalıştılar. Bunun sonucunda da, belli coğrafik ve kültürel bölgelerde değişik diller ortaya çıktı. Bazılarının kuralları birbirine benziyordu, bazıları ise kendine özgüydü. Zaman içinde, teknolojinin ve iletişimin gelişmesi, toplumlar arasındaki geçişkenliğin artması gibi etkenlerle birlikte, diller birbirlerinden etkilenmeye başladılar. Bu diller hem zaman boyunca kendi içinde yaşayan bir organizma gibi değiştiler, hem de diğer diller ile etkileşime girdiler. Bazıları öldü, bazıları zenginleşti. Sonuçta, Dünya üzerinde birbirinden farklı olan binlerce dil ortaya çıktı. Yaygın olarak kullanılan birkaç tane dil vardı; ama herkesin bu dillerden birini bilmesi söz konusu değildi. Yani, birbirleriyle konuşamayan insanların var olduğu bir durum mevcuttu. Bu dönemde diller arasında tercümeler yapılıyordu; ama bunlar uzun süren ve anında iletişimi sağlamayan, meşakkatli süreçlerdi. Kullandığı dil yaygın olmadığı için sesini insanlık içinde duyuramayan insanlar söz konusuydu. Bu nedenle fikirler daha doğmadan öldü, kültürler kayboldu. Büyük potansiyeli olan insanlar arası etkileşim, dar sınırlar ve kalıplar içerisinde kaldı.

“Babil Geni, bu sıkıntıyı ortadan kaldırmak amacıyla geliştirildi. Bildiğiniz üzere insanlığın genetik yapısında yapılacak değişiklikler, sıkı bir denetleme ve merkezi onay mekanizmasına tabidir. Ancak insanlığın genelinin iyiliğine somut katkı sağlayacağına kesin olarak karar verilen değişikliklere izin verilir. İzin verilmekle de kalınmaz, bu değişikliklerin herhangi bir eşitsizliğe yol açmadan bütün insanlığı kapsayacak şekilde yapılması sağlanır. Tarih boyunca bu şekilde yapılmış genetik değişikliklerin sayısı sınırlıdır. Bazıları ünlüdür ve hemen herkes tarafından bilinir. Hormonsal düzenleyici, vücut saati gibi… Bazıları ise daha teknik ayrıntıları içerir ve çok kişi tarafından bilinmez. Eskiden ölümcül olan, hatta tarihte yüz milyonlarca insanın ölümüne neden olan bazı hastalıklara karşı vücuda bağışıklık kazandıran zenginleştirmeler gibi… Ama bu genetik değişikliklerin ortak özelliği, her birinin, birkaç küçük başarısızlık dışında, kalıcı olmasıdır. İnsanlığın ortak genetik yapısında yapılan değişiklerle ortaya çıkmışlardır ve değişiklikten sonraki nesillere aktarılarak devam etmişlerdir. Her birimizin kalıcı birer parçası haline gelmişlerdir. Tarihimizin akışında da kalıcı etkilere sahip olmuşlardır.

“Babil Geni, bildiğiniz gibi insanlığın kullandığı değişik diller, lehçeler ve aksanlar arasında anında iletişimi mümkün kılmıştır. Onun sayesinde her birimiz, kendimizi en iyi ve en rahat şekilde ifade ettiğimizi düşündüğümüz dili kullanabiliyoruz. Sadece biz değil, karşımızdaki kişi de kendi tercih ettiği dili kullanabiliyor. Babil Geni’nin sayesinde karşımızdakinin söylediği şeyi net bir şekilde anlayabiliyoruz. Bizim söylediklerimiz de aynı şekilde anlaşılabiliyor. Daha önce öğrenmediğimiz, gramerine, dilbilgisine, deyimlerine ve diğer özelliklerine aşina olmadığımız yabancı bir dili duyuyoruz ve söylenen şeyi anında anlayabiliyoruz. Bu bizim için doğal bir süreç olarak işliyor, çünkü Babil Geni başarılı oldu ve biz hep bununla yaşadık. Artık herkes diğerleriyle istediği zaman, anında iletişime girebiliyor. Dil engeli yüzünden harcanan potansiyeller söz konusu değil artık. Dikkat ederseniz, şu anda kendi aramızda da farklı diller kullandığımızın farkına varabilirsiniz.

“Hala yaygın ve popüler olan diller var tabii. Babil Geni’nin mutlak başarısına rağmen, yine de aynı dili kullanmanın avantajlı olduğuna inananların varlığı nedeniyle, daha çok tercih edilen diller mevcut. Ama bu temel gerçeği değiştirmiyor. Artık konuştuğunuz dil değil, söylediğiniz şeyin içeriği önemli.

“Babil Geni’nin ismi, üzerinde çalıştığınız dini metinlerde yer alan, Babil adında tarihi bir ülke/şehir hakkındaki bir hikâyeden kaynaklanıyor. Sizlerden, bir sonraki toplantımıza kadar bu hikâye ve insanlığın Babil Geni sayesinde geçirdiği değişim hakkında bir karşılaştırma hazırlamanızı bekliyorum.

“Babil Geni’nin kültürümüz üzerindeki bir yan etkisi, isimler üzerinde olmuştur. Bu da bugün değineceğim ikinci konuyu oluşturuyor.

“Genetik değişiklik sayesinde artık birbirimizi zorlanmadan anlayabilmeye başladık ve kültürel bariyerler bu sayede erimeye, dağılmaya ve yeniden şekillenmeye başladı. Bu bariyerler sayesinde var olan milliyetçilik gibi kavramlar eski anlamlarını kaybederek yeniden tanımlandı. Bu ortamda sabit kalan tek şey kullandığımız isimlerdi. İsimler, daha doğrusu özel isimler tercümeden muaftır. Gezegenler, diğer gök cisimleri, yönetim birimleri ve insanların kullandığı özel isimler kullanılmaya devam etti. Tabii, bir özel ismin orijinal dilinde taşıdığı anlam kültürel ve tarihi olarak daha farklı ve zengin olabilir. Babil Geni’nde yapılan bir ince ayar sayesinde, bu anlamların da genel olarak karşıdaki tarafından anlaşılabilmesine imkân sağlandı.

“Bu değişikliğin ve diğer kültürel süreçlerin etkisiyle, kullandığımız isimler çeşitlilik kazandı. Değişik dillerden ve kaynaklardan etkilenerek birbirini değiştirmeye başladı. Aynı zamanda, eskiye oranla daha kısaldı ve basitleşti. Artık kimse yeni bir ismi öğrenmek için vakit kaybetmek istemiyor. Bu nedenle, daha kısa ve basit isimleri tercih etmeye başladık. Bizi tanıyanlar, çoğunlukla tek kelimeden ibaret olan bu isimlerimizi biliyor. Çoğumuzun resmi kayıtlarda yer alan ikinci, üçüncü veya daha fazla isimleri var; fakat bunları kullanmadığımız için bizler bile unutmuş durumdayız. Bu fazladan isimler kayıtların kesinliği ve tutarlılığını sağlamak için, bizi başka insanlardan ayıran diğer bilgilerimizle birlikte tutuluyor. Eğer bulunduğumuz ortamda, yakın çevremizde bizimle aynı ismi taşıyan başkaları varsa, o zaman bunları kullanabiliyoruz. Kaçıncı ismimizi kullanacağımız tamamen bize kalmış bir karar. Antik anlamıyla soyadını kullanmayı tercih edenler de mevcut.

“İsimlerin anlamları ve tarihsel gelişimleri, değişimleri çok uzun bir konudur. Yüksek öğrenimde sadece bunun üzerinde ihtisaslaşan bölümler mevcut. Ben de bu konuda çok ders verdim. Örneğin, aramızda Redon’dan gelen var mı?”

Gülüşmeler oldu. Redon’un zevk ve safahata düşkün, zenginlik içinde yaşayan, dışarıya kapalı küçük bir gezegen olduğunu bilmeyen yoktu. Redon hakkında popüler pek çok espri ve fıkra vardı.

Tanum devam etti: “Bunu ‘hayır’ cevabı olarak kabul ediyorum. Redon ismi, ‘yeniden’ anlamına gelen ‘re-’ öneki ile ‘Hedon’ isminin birleşiminden doğmuştur. Hedon’un anlamını araştırmayı da yine size bırakıyorum.”

……………

ESNEKLİK

Bakışlarını herkesin üzerinde gezdirdi ve konuşmaya devam etti: “Şu ana kadar az sayıda gözlemle beslenen varsayımlarımıza dayanarak hareket ediyorduk. Bu bir hata değildi. Elimizdeki bilgi gerçekten sınırlıydı. İlk gönderdiğimiz sondanın geri yolladığı bilgilere dayanarak tahminler yaptık, ortalamalar aldık, kuramlar oluşturduk. Şimdi ise varsayımlarımızdakinden daha farklı bir gerçeklik ile karşı karşıyayız.”

“Esneklik, insanlığın en gözardı edilmiş ve en değerli özelliklerinden birisidir. Kendi büyüklüklerinin ve haşmetlerinin yanılsamasına kapılan uygarlıkların hiçbiri uzun ömürlü olmadı.” Bunlar, Çerçeve’den yapılmış alıntılardı. Karşısındaki yüzlerde istediği etkiyi yaratmış olduğunu görebiliyordu. “Değişen şartlara ve gerçekliğe uyum göstermezsek, Proje’nin de ömrü çok uzun olmaz.”

Sözlerinin yarattığı etkiyi artırmak için biraz sustu. Sonra devam etti: “Hepinizin gayet iyi bildiği gibi, Dünya dışında terraform edilmemiş, gelişmiş bir bitki ve hayvan hayatı olan ilk gezegenle karşı karşıyayız. Şu anda, evrende insanlığın yaşadığı yüzlerce gezegenin hepsi normal şartlarda yaşanmaz durumdaydı. Hiçbirinde gelişmiş bir yaşam, insan biyolojisine uygun çevresel şartlar, kendi kendini destekleyen bir ekolojik sistemler bütünü mevcut değildi. Gidilen her gezegen değiştirildi ve dünyaya benzetildi. İnsanlık, şu ana kadar böyle bir gezegenle karşılaşmamıştı. Gerçi şu anda da karşılaşmış değil.”

Hafif gülüşmeler oldu. Birisi “Evet, bir milyon yıl geçmişte karşılaştı,” dedi.

Plat “Doğru,” dedi. “Ayrıca karşılaşanın tüm insanlık olmadığını da eklemeliyiz.”

Bazıları başıyla onayladı.

“Bu gezegen, Aaru, sadece gelişmiş bir ekolojiye ve hayvansal hayata sahip olmakla kalmıyor. Bu, Dünya benzeri bir gezegen. Lafın gelişi değil, gerçekten Dünya’ya birçok özellik bakımından şaşırtıcı şekilde benziyor. Tabii, bizim için o kadar da şaşırtıcı değil. Bunu özellikle aradık. Yıllarca aşağı yukarı belli parametreler dahilinde aradık ve sonuçta burayı bulduk. Aaru, temel özellikleri ve dış görünüş açısından Dünya benzeri bir gezegen. İçine girdiğinizde ise hikâye tamamen farklı.

“Buraya girerken önyargılarımızı bir kenara bırakmalıyız. Zihnimizde canlandırdığımız, hayalini kurduğumuz dünyaya ilişkin önyargılar. Dünya’nın nasıl işlediğine, kurallarına dair önyargılar. Belki pek azımızın gittiği, ama hepimizin çok iyi bildiği, diğer bütün gezegenlerde taklit edilmeye çalışılan Dünya’nın mekanizmalarıyla ilgili önyargılar.”…

YENİ BAŞLANGIÇ

… 

“Çözüm, yeni bir başlangıçtır. İnsanlığın yükünü ve sorumluluğunu yanımıza almadan, yeni ve taze bir başlangıç yapmalıyız. Ancak bu şekilde kendi gerçekliğimizi kendimiz yaratabilir ve doğru olduğunu bildiğimiz şekilde yaşayabiliriz. Adsız İnsanlık’ın yolunda… Eski hataları tekrarlamadan… Çerçeve’mizin hâkim olduğu ahlakla bezenmiş, yepyeni bir başlangıç…

“Bunun için, insanlığı ve onun sorumluluğunu geride bırakmayı göze almamız gerekiyor. Bu yüklerden, bir daha bir araya gelmesi imkânsız bir şekilde, zamansal ve mekânsal olarak uzaklaşmamız gerekiyor. Yeni başlangıcımız bambaşka bir yerde, insanlığın daha önce bulunmadığı bir yerde, yeni ve insansız, tertemiz bir evrende olmalı.”…

KAYBEDENLER SİSTEMİ

“…Bir kaybedenler sistemi içinde yaşıyoruz ve çoğumuz ne yaparsak yapalım kaybediyoruz. Bizler sistemin ayakta kalması için verilen kayıplarız. Az sayıda kazananın zaferini taçlandırmak için verilen yol zayiatıyız, başka bir şey değil.

“Adsız İnsanlık’ın ise başka bir önerisi var. Tanımı gereği verimsiz olan, başarısızlığı çoğaltan, mutsuzluğu yaygınlaştırarak bir norm haline getiren bu anlayışa mahkûm olmamalıyız. Hiçbir insan bu kadar değersiz olamaz.

“Elbette, hepimiz elimizden gelen çabayı hayatımızın her alanında göstermeliyiz. Elbette verimli olmayı ve olumlu katkı sağlamayı yüceltmeliyiz. Bu Adsız İnsanlık’ın temelidir.”

Vadim bir an susarak, bundan sonra söyleyeceklerinin etkisini artırmak için dinleyicilerine bakarak bekledi. Sonra devam etti.

“İnsanlığın adı yoktur. Ancak bizlerin adlarıyla, bireylerin katkılarıyla bir anlam kazanır. Aksi halde dağınık ve amaçsız bir topluluktan ibaret olurdu. Ama, bu katkıyı sağlamanın yöntemi bu olmamalı.

“Eğer teker teker insanların iç potansiyelleri ile topluma fayda düzlemlerini paralel hale getirebilirsek, yani insanlara başarılı olma şansını değil, imkânını verirsek, eğer başarı duygusunu birkaç kişiyle sınırlı tutmayıp toplumun bütününe yayabilirsek; işte o zaman yaptığımız her işte, söylediğimiz her sözcükte gerçek mutluluğun pırıltılarını görebiliriz. Kendimizden başkalarına karşı maskeler takıp sahte gülücükler atarak değil, onların da bizim ayrılmaz bir parçamız olduğunun bilincine vararak toplumun gerçek sinerjisini ortaya çıkarabiliriz. Bunun sonucu sadece kendimizi iyi hissetmemiz de değildir. Toplam verim katlanarak artacaktır. Kaybedenler sisteminde arada kaybolan çoğunluğun potansiyeli, Adsız İnsanlık’ta toplam başarının ayrılmaz birer parçası olacaktır.”

KAVRAMLAR

Terraform: Dünyalaştırma, bir gezegenin koşullarını dünyaya benzetme ve insanlar için uygun hale getirme.

İmplant: Vücut içerisine ve canlı dokulara yerleştirilen yapay/teknolojik nesne. Örnek: Bekçi implantı, Gözcü implantı.

Bekçi: Bekçi, deri altında taşınan çok küçük bir cihaz, bir implanttır. Kişinin duyularından gelen uyarıları (Görüntü, ses, koku, vs.) analiz ederek, herhangi bir tehlike olduğuna karar vermesi durumunda en yakın yerel polis merkezine durumu ve kişinin pozisyonunu bildirir. Özellikle vahşi bölgelerde dolaşırken bunların kullanılması zorunludur.

Gözcü: Gözcü implantları kişilerin derisinin altına, vücutlarının herhangi bir bölgesine bir çeşit aşı ile yerleştiriliyor. Mikroskobik bir işlemci taşıyorlar ve kısa sürede, içine yerleştirildikleri kişilerin beyinlerindeki görme ve işitme duyularının algılandığı bölgeler ile bağlantı kurarak izlemeye, kaydetmeye ve iletmeye başlıyorlar. Kişinin gördüğü ve duyduğu her şey, yüksek kalitede, anlık olarak vücut dışında yer alan bir ana alıcıya iletiliyor. Sonuç olarak, kişinin bütün faaliyetleri anlık ve birebir olarak izlenebiliyor.

Rezervasyon Alanları: Çeşitli nedenlerle Dünya’dan ayrılmayı reddeden ve/veya teknolojiden uzak kalmayı tercih eden insan topluluklarının yaşadıkları özel ve diğer insan topluluklarından kopuk bölgeler. Bu alanlarda, kendi istedikleri tarzda hayat sürmelerine izin veriliyor – tabii, belli sınırlar dahilinde ve başkalarına zarar vermedikleri sürece.

Üreme Merkezleri: Üreme Merkezleri, insanlığın, nüfus azalmasına ve dengesizliğine karşı bulduğu çözümlerden biriydi. Her yıl milyarlarca çocuk aynı şekilde doğuyor ve akranlarıyla birlikte büyütülüyordu. Çocuk sahibi olmanın getireceği külfetten kaçanlar için de uygun bir çözümdü bu. Yalnızca DNA’larını vererek, genlerinin geleceğe ulaşmasını garanti altına alıyorlardı. Tabii ki klasik anlamıyla aileler hala vardı ve hatta çoğunluktaydı. Fakat Üreme Merkezlerinin getirdiği yeni sosyolojik gerçek de toplum yaşamının içindeydi artık. Kişileri dünyaya geliş şekillerine göre ayrıma tabi tutmak büyük bir ayıp sayılıyordu. Hatta, aile ve akrabalık ilişkilerinin de toplum içinde fazla konuşulması uygunsuzdu.

Seçim Fonksiyonu: Birlik’in Başkanlık seçimi sürecinde kullanılan sistem.

Bu sistemde, Meclis oylamasının sonucu ve ağırlığı dışında, Birlik’in en önde gelen ekonomik, iş, bilim ve askeri çevrelerinin görüşleri de Seçim Fonksiyonu’na dâhil ediliyor. Ayrıca Birlik’in on yıllık geleceğini içeren çok katmanlı bir simülasyon da bu sisteme dahil. Bu simülasyonda adayların kişilik özellikleri ile politik görüş ve duruşları, mevcut ve olabilecek durumlar üzerinden test ediliyor ve çıkan sonuçlar belli ağırlıklara göre puanlanıyor. Gelecek on yıllık süre içerisindeki muhtemel ve öngörülebilir gelişmelerin yanı sıra, olası kriz senaryoları da bu simülasyonlarda aynı şekilde çalıştırılıyor ve çıkan sonuçlar yine aynı şekilde Birlik açısından puanlanarak Seçim Fonksiyonu’na dâhil ediliyor.

Bütün bu faktörlerin birleştirilmesi sonrasında ise seçim sonucu belli oluyor.

Teklik: ‘İki nokta arasındaki en kısa mesafe, yine bir noktadır.’

Teklikler (ya da tekillikler), uzay/zamandaki kusurlar, defolardır. Aynı zamanda, solucan deliklerinin “uçlarını”, yani giriş ve çıkış noktalarını sabit ve sürekli olarak açık tutmakta kullanılıyorlar. Teklikleri sabit tutarak konvansiyonel yöntemlerle, yani bir gemi aracılığıyla uzaydaki değişik noktalara taşıyarak (“sürükleyerek”), solucan deliğinin menzilinin uzatılması mümkün. Bu da, sonuç olarak, bu iki nokta arasındaki uzun mesafenin zaman ve enerji harcanmadan aşılmasını mümkün kılıyor.

Bu teknoloji sayesinde insanlık mevcut teknolojisiyle bir kez ulaştığı noktalara bir dahaki gidişini çok daha kolay yapabiliyor, bir diğer deyişle bütün yerleşim yerlerini her zaman aynı “mahalle” içinde tutabiliyor. Aynı zamanda değişik mekânlar (gezegenler, sistemler) arasında bilgi ve haberleşme akışını da sağlıyorlar.

Korunmaları ve sabit tutulmaları için her teklik noktası, civarında bulunan teklik istasyonları tarafından devamlı gözetim ve bakım altında tutuluyor. Yaratılan her teklikten, daha önce yaratılan tekliklerden herhangi birine ulaşım mümkün. Bu da her an için milyarlarca kombinasyon anlamına geliyor. Bu yüzden teklikler arasındaki geçişler, bu teklik istasyonlarının vereceği izne bağlı.

Babil Geni: Herkesin insanlık içinde konuşulan her dili doğal olarak anlamasına olanak veren bir genetik değişiklik. Bu genetik modifikasyon geçmişte yapılmış ve bütün insanları kapsıyor.

Adsız İnsanlık – Hakkında

Etiketler

, , ,


Adsız İnsanlık, günümüzden yaklaşık 3000 yıl sonra, 5000 yılında kısa bir zaman diliminde geçmektedir.

Romanın olay örgüsü ilk bakışta belli bir ölçüde karmaşıklık içerse de, olayların geçtiği zaman diliminde mevcut olan politik, teknolojik ve sosyal arka plan ayrıntılı şekilde tasvir edilmektedir. Bu arka plan üzerinde, romanda ön plana çıkan kişilerin ve grupların değişik durumlar ve güçlükler karşısında verdikleri tepkiler, yaptıkları planlar, kişilerin birbirleri ile olan ilişkileri ve etkileşimleri çok boyutlu olarak işlenmektedir. Aynı zamanda teknolojik gelişmelerin ve yeniliklerin insanlığın sosyal ve kültürel yapısında yarattığı değişiklikler ve yansımalar da ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Olaylar belli bir mantığa göre gelişmekte ve romanın sonuna doğru açıkta kalan soruların önemli bölümü yanıtlanmaktadır.

Olaylar 5000 yılında, iki yüzden fazla gezegene yayılmış ve nüfusu iki trilyonun üzerinde olan insanlığın çerçevesinde işlenmektedir. Gezegenler ve gezegen sistemleri, kendi içlerinde birer idari birimdir. Ancak insanlığın temel olarak birliği, yönetimi ve koordinasyonu, merkezi Dünya’da olan ve Birlik adı verilen bir idari ve yönetsel yapı tarafından yürütülmektedir. Galakside, üzerinde insanların hemen her gezegen, Birlik Meclisi içerisinde seçilmiş aracılar vasıtasıyla temsil edilmektedir. Bazı gezegenler Birlik’ten özerk, bazıları da tamamen ayrıdır. Fakat, galaksideki en büyük siyasi ve askeri güç Birlik’tir.

Romanın başlığını da oluşturan Adsız İnsanlık, felsefi bir akım olarak doğmuş olmasına ve güçlü bir fikri altyapısı olmasına rağmen, bununla sınırlı değildir. Hemen her gezegende, az ya da çok, sempatizanları bulunmaktadır. Son birkaç yüzyıllık süre içerisinde, bulmuş oldukları bir gezegende (Uradia) yerleşerek küçük bir siyasal merkez haline gelmişler ve Birlik’te temsil edilmektedirler. Fikirlerinin özetlendiği “Çerçeve” isimli yazılı bir metne sadık kalmaktadırlar. Adsız İnsanlık’ın insanlık tarihi içerisinde gelişimi ve dâhil olduğu olaylar hakkında roman içerisinde referanslar verilmektedir.

Romanın girişinde, Adsız İnsanlık’ın yürüttüğü son derece gizli, büyük bir Proje’nin uygulamaya geçirilmesi anlatılmaktadır. Proje, bir “solucan deliği” aracılığıyla başka bir zaman ve mekânda yer alan bir gezegen (Aaru) ile bir bağlantı oluşturulması ve bu bağlantı aracılığı ile bu gezegene göç edilmesini kapsamaktadır. Bu olay, Adsız İnsanlık bünyesinde geliştirilen ve insanlığın geri kalanı ile paylaşılmayan yeni bir teknoloji ile mümkün olmaktadır. Zaman içerisinde insanların göç etmesiyle Aaru’da belli bir nüfusa ulaşan bir yerleşim birimi kurulacak ve yerel kaynakları kullanarak büyüyecektir.

Adsız İnsanlık’ın arkasında kısaca Fon adı verilen bir finansal güç bulunmaktadır. Fon, Birlik içerisinde faaliyet göstermekte ve yasal yatırımlarla elindeki kaynağı değerlendirmektedir. Ama asıl özelliği, Adsız İnsanlık’ın faaliyetlerini, Uradia adındaki gezegenlerinin hayatta kalmasını ve Proje’yi sürdürmelerini mümkün kılacak finansal desteği sağlamasıdır.

Birlik içerisinde Adsız İnsanlık’ın gizli amaçları olduğundan kuşkulanan üst düzey kişiler vardır. Bunların en önemlisi, Birlik’in Genel İstihbarat Teşkilatı’nın yöneticisi olan Zedler isimli kişidir. Zedler, Genel İstihbarat’ın gizli bir alt kolu olan ve gezegen çapındaki gelişmeleri ve tehditleri izlemekle görevli olan Kozmik İstihbarat aracılığı ile Adsız İnsanlık’ı yakından izlemektedir. Ancak, kuşkularının doğruluğunu kanıtlayacak bilgilere ulaşamamıştır. Bu nedenle, çok gizli bir operasyonla Juna adındaki bir ajanını Adsız İnsanlık içerisine sokmaya karar verir. Bu operasyon, romanın temel kurgusu içerisinde önemli bir yere sahiptir.

Roman içerisindeki olay örgüsünün önemli aktörlerinden birisi de, İd adı verilen varlıklardır. İd’ler, birer insan yanılsaması yaratacak kadar yetenekli, fakat başkaları tarafından fark edilmeyecek kadar dikkatli program parçacıklarıdır. İnsanların arasında, birer insandan farksız olarak yaşamakta ve çalışmaktadırlar. Etraflarındaki ortamlarda bulunan işlemcileri kullanarak kendi üç boyutlu görüntülerini oluşturmakta, kullandıkları diğer yöntemlerle kuşku yaratmayacak şekilde “cisimleşmektedirler”. Kendilerine özgü kişilikleri olmasına rağmen, hepsinin rapor verdiği “10” adında bir temel programa bağlıdırlar. 10, bütün İd’lerin koordinasyonunu, görevlendirilmelerini ve takiplerini gerçekleştiren, uzun vadeli planlarına uygun olarak etkinliklerde bulunan, nerede yer aldığı bilinmeyen bir programdır. İd’lerle belirli aralıklarla irtibata geçerek gelişmeleri değerlendirmekte ve gerektiğinde fikir alış verişinde bulunmaktadır.

Pruz adındaki genç bir araştırmacı muhabir, yapmakta olduğu bir araştırma içerisinde İd’lerin varlığından şüphelenmesine neden olan bilgilere ulaşır. Normalde kendi halinde dağınık, eksik ve bölük pörçük olan bilgi ve belgeler arasında bir bağ kurarak bu konuda bir teori oluşturur. Bu teorisini çok güvendiği bir yakın arkadaşı (Axel) ile, paranoyakça sayılabilecek şartlar içerisinde paylaşır. Bundan çok kısa bir süre sonra, bir “teklik kazasında”, binmiş olduğu yolcu gemisi ile birlikte kaybolur.

Pruz dışında, bu konudan haberdar olan az sayıda kişiden biri de, Arsus isimli gezegende yaşayan Holger adındaki istihbarat çalışanıdır. Arsus, yakın zamanda Birlik üyeliğinden kendi kararıyla ayrılmış ve önemli doğal kaynaklar içeren bir göktaşı kümesi konusunda Birlik ile ihtilaf yaşayan bir gezegendir. Holger, iş arkadaşları ve çevresi tarafından komplo teorisyeni olarak görülen ve alay konusu olan, kariyerinde yükselememiş bir adamdır. Romanın üç bölümü, Holger’in elindeki önemli bilgi ve dokümanların İd’ler tarafından ele geçirilmeye çalışılması ile Holger’in Arsus’tan kaçarak Uradia’ya ulaşması sırasında yaşanan olaylara ayrılmıştır.

Pruz’un arkadaşı olan Axel de Dünya’ya dönecek ve kendi uzmanlığını (bilgisayar) kullanarak İd’lerin varlığını ortaya çıkaracak belgelere ulaşmaya çalışacaktır.

Romandaki önemli temalardan birisi de Adsız İnsanlık’ın irtibat kurmuş olduğu Aaru gezegenindeki zekâ sahibi olan yerlilerdir. Bu yerliler insan değildir. Kim oldukları, ancak romanın sonunda ortaya çıkacaktır. Ancak, insanların gezegenlerine gelmesi onlar için son derece önemli bir olaydır ve bu konuyu bütün ayrıntıları ile aralarında tartışırlar. İçlerinde birbirinden farklı veya benzer çok sayıda teorileri ve yaklaşımları vardır. Roman içerisinde değişik bölümlerde, okuyucunun bu görüşleri öğrenmesini ve içlerindeki ana karakterleri tanımasını sağlayacak bölümler mevcuttur.

Juna’nın görevi için geçirdiği değişim ve bu değişim sonrasında yaşadığı psikolojik zorluklar, Adsız İnsanlık içerisindeki değişik kişilerle olan ilişkilerinin kendisinde yarattığı güçlü etkiler, doğurduğu düşünceler ve ruh halleri derine inilerek verilmektedir. Bunlar, romanın temel direklerinden birisi ve belki de en önemlisidir. Juna’nın gördüğü kâbuslar iki kez ayrıntılı olarak anlatılmakta ve sonraki bölümlerde bunlara göndermeler yapılmaktadır. Bu kâbuslar ve içerdikleri anlamlar, romanın finalinde açıklığa kavuşmaktadır.

Romanın ilerleyen bölümlerinde, iki trilyondan fazla insanın ihtiyaçlarını sorunsuz şekilde karşılamak üzere gelişmiş ve evrimleşmiş olan “Gölge Ekonomi” kavramı açıklanmaktadır.

Ayrıca, Adsız İnsanlık’ın temel felsefesi ve Proje’nin altında yatan neden de ayrıntılarla anlatılmaktadır.

Romanın ana olay örgüsünün yanında, bunlara yardımcı olacak değişik olaylar da anlatılmakta, konuların içerisinde mevcut sosyo-kültürel yapının anlaşılmasını kolaylaştıracak başka kavramlar tanıtılmaktadır.

Bu kavramlar arasında, diğerlerinin yanı sıra, “Üstün Temsil” adı verilen demokrasi-ötesi temsil sistemi, daha önce yapılmış ve tüm insanlık tarafından paylaşılan kalıcı genetik değişiklikler (Örn. Hormonsal düzenleyici, Babil Geni, çoğu hastalığa karşı bağışıklık), “Gözcü” ve “Bekçi” adı verilen implantler, Birlik’in Başkanlık seçiminin gerçekleşmesini sağlayan ve çok sayıda bileşenden oluşan Seçim Fonksiyonu, “denoter” adı verilen yeni noterlik müessesi, Dünya üzerinde yer alan ve teknolojiden uzak kalmış/bırakılmış, izole ve dışa kapalı “rezervasyon alanları” yer almaktadır.

Yaşanan olaylar arasında, Fon’un temsilcisi olarak Alber adındaki bir tahsisçinin Trieme adındaki büyük bir şirkete yaptığı ziyaret ve buradaki görüşmesi sırasında hedef olduğu suçlamalar, Arsus’un Yavuz isimli ilkel savaş gemisinin istemeden dâhil olduğu it dalaşı, Uradia içerisinde gelişen ve güç kazanan muhalif “Gökyüzü Hareketi” ve Zedler’in Birlik Başkanlığı için başlattığı kampanya sayılabilir.

Romanın sonunda, bütün bu konular belli bir mantık içerisinde bir finale (belki yeni bir başlangıca) kavuşmakta ve etkileyici bir şekilde sonlanmaktadır. Romanın sonu pek çok soruya okuyucuyu tatmin edici yanıtlar vermesine karşın, yeni sorular da doğurmakta, dolayısıyla ucu açık ve devam etmeye uygun şekilde bitmektedir.

Humanity Anonymous

Etiketler

, , , ,


This is my name. I am a human.

I’m responsible for the whole humanity.

And I will act accordingly.

Humanity Anonymous is a Turkish science fiction novel, set in the year 5000 A.D.

Humanity has terraformed and spread over 200 planets, and the main governing body is called the Union, which encompasses over 2 trillion people and their local governments (planets or systems) within the galaxy. The Union’s Parliament is located on Earth. The representative system is called the “supra-rep” or “hyper-rep”, where the individual representatives from the local systems monitor the public opinion of their constituencies via the “rep-chips”, which are installed in their brains and enable them to receive the results and changes of local opinion polls on various matters, ranging from small local issues to wide Union policy matters. The representatives take the public opinion into consideration, but are free in their voting. Of course, their overall performance is measured in their local elections by the people.

One main group is called the Humanity Anonymous (as the book’s title), which is a social and philosophical movement that has followers throughout the Union. However, the centre of the Humanity Anonymous (H.A.) is located at the planet Uradia, which has been populated by the movement’s followers within the last millenium. Uradia also boasts to have an outstanding University, which attracts top-notch scientists from all over the galaxy.

A concealed Project is being run by the H.A., known by only a few hundred people and kept secret from the rest of the Union, and even the people of Uradia. This Project involves establishing a wormhole connection to a habitable planet (named Aaru) in the distant past, and a gradual, one-way “journey” of H.A. members through the connection to start and build a new community, away from the rest of humanity.

The Union, on the other hand, has its suspicions about the intents of H.A., although it has no concrete knowledge about the Project. A young agent named Hilkat is recruited by the head of the General Intelligence organisation himself, and transformed only for the job of infiltrating H.A. and finding out their true plans. Hilkat is irreversibly and radically transformed to Juna, a young academician already invited to join the Uradia University. Juna starts her new mission in Uradia, and has to conform to (and become) her new identity convincingly so that she can learn the truth about the Project.

Meanwhile, IDs, which are software fragments talented and powerful enough to create the illusion of real humans, and careful enough to not being detected by others, live among humans, indistinguishable from the general population. Three people suspect their existence by connecting the loose dots: a news reporter who gets killed in a suspicious accident, her hacker friend who disappears after the accident, and a low-ranked and disillusioned operative in an under-developed planet.

The IDs, who want to stay concealed, start a manhunt to erase the knowledge of their existence. This struggle is not about just a few people, but is part of a much grander truth about humanity, and is deeply intertwined with the struggle between H.A. and the Union.

As the H.A. members continue to populate Aaru, an intelligent native species –  unsuspected by the humans – is observing the newcomers and trying to decide about their intentions. Although Earth-like in appearance, the morphology and species of Aaru may be more dangerous than humans can ever imagine.

As the events unfold on all fronts, the separate threads come together in a grand finale, where the major events reach to a climax and Juna is faced with a shocking revelation.

Humanity Anonymous, a first novel by Badahan Canatan, has been published in Turkish in June 2009.

Evrim Efsanesi

Etiketler

,


Tek bir levha, uzayın boşluğunda beliriyor. Dümdüz ve pürüzsüz yüzeyinin üzerinde hiç bir ayırt edici özellik yok. Yaklaşık 30 cm. uzunluğunda ve 9 cm. eninde. Kalınlığı yok; sıfıra yakın bir incelikte, iki boyutlu.

Sade dış görünüşüne ve küçük boyutuna rağmen, iç yapısı son derece yoğun.  Atom-altı düzeyinde saniyenin milyonda birinde, milyarlarca karmaşık işlem gerçekleştiren bir zekaya sahip. Çevresini, algı yüzeyini kullanarak, hemen tarıyor. Bulunduğu yeri, etrafındaki galaksi kümelerinden başlayarak araştırmaya başlıyor. Önce galaksilerin birbirlerine olan uzaklıklarını, sonra yakınındaki galaksilerin içindeki kolların, yıldız kümelerinin ve tek tek yıldızların yerlerini ölçerek, konumunu ana hatlarıyla belirliyor. En sonunda, gökşekillerinin uzaklıklarını ve parlaklıklarını ölçerek, zaman içinde bulunduğu anı saptıyor.

Yakın çevresine “bakıyor”. Tam tahmin ettiği ve istediği yerde. Saliseler önce başlayan bir süpernova patlamasına yeterince yakın, bundan zarar göremeyecek kadar uzak.

Kendisine sonsuzluk kadar uzun gelen üç saniye boyunca bekliyor ve sonunda süpernova patlaması ona ulaşıyor.

Bir yıldızın patlamasından gelen muazzam enerjinin yüzeyinden geçmesine izin veriyor. İçindeki atom-altı alıcılar, bu enerjinin işine yarayacak kadarını alıyor ve depolamaya başlıyor. Bir kaç saniye sonra, depolanan enerjiyi içindeki “çeviricileri” ile maddeye dönüştürmeye başlıyor.

Levha büyümeye başlıyor.

Kenarlarından artan hacmini ve yüzeyini istediği gibi yönlendirerek, üç boyutlu bir şekil almaya başlıyor. Levhanın uçları birbirleriyle birleşiyor ve küçük bir küre oluşuyor.

Bunları yaparken, etrafındaki evreni başka bir şekilde görmeye çalışıyor. Hatırlayamadığı kadar eski bir zamanda, bir yoldaşının ona evrenin güzelliğini anlattığını zorlukla anımsıyor.

Büyürken ve bir uzay aracı haline gelirken, o güzelliği görmeye çalışıyor.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Caner, şekersiz kahvesinden bir yudum alarak salondaki diğer üç kişiye baktı. Akşam yemeği az önce sona ermişti ve artık onun anlatacaklarını dinlemeye hazırlardı. Karısı Hazal tek kişilik koltuğunda geriye doğru yaslanmıştı. Arkadaşları İbrahim ve Ayça yanyana otururken, gülerek komik bir şey anlatıyorlardı.

Bir zamanlar, üniversitenin fizik bölümünde hep birlikte çalışıyorlardı. İbrahim bir kaç yıl önce ayrılarak özel sektöre geçmişti, ama arkadaşlıkları devam ediyordu.

Caner, “Tekillik ne demektir biliyor musunuz?” diye sordu. Eliyle kısa siyah saçlarını geriye doğru taradı. Buna bir yanıt beklemiyordu, ama dikkatlerini çekmeyi başarmıştı. İbrahim ve Ayça konuşmalarını keserek onu dinlemeye başlamışlardı.

Devam etti: “Kısaca şu demek: Teknoloji ve bilim, devamlı olarak gelişir. Bu gelişmenin hızı, ihtiyaçlar ve kaynaklara bağlı olarak değişse de, genel olarak gitgide artar. Eskiden 100 yılda olan gelişme süresi, önce 50 yıla, sonra 25 yıla düşer ve devamlı kısalır. Bilgisayarların işlemci hızlarının gelişme süreci gibi… Belli bir noktaya ulaşıldığında ise artık bütün eski kalıplar anlamsız hale gelir. Hem teknoloji, hem de bilinç olarak farklı bir dönem başlar.

“Bu ‘tekillik’ anına ulaşıldıktan sonra, insan kendisini ve çevresini takip edilemez bir hızla yeniden şekillendirmeye başlar. Bu noktadan sonra ‘yeni insan’ o kadar değişmiştir ki, bize, bizim örneğin bir şempanzeyle olan evrimsel yakınlığımızdan bir kaç kat daha uzaklaşmıştır. Ve bu daha işin başlangıcıdır.”

İbrahim gülerek, “Evrim efsanesinden söz ediyorsun yine,” dedi. “Korkusuz olduğunu biliyorum, ama…”

Caner yüksek sesle, “Efsane değil o!” diye bağırdı. Sonra kendini toparlayarak sesini alçattı. İbrahim ve Ayça en yakın arkadaşlarıydı, onları kırmanın bir gereği yoktu. “Teori desen anlarım. Efsane değil.”

İbrahim, Caner’in ani parlamasından hiç etkilenmişe benzemiyordu. “İster beğen ister beğenme, artık ders kitaplarında böyle geçiyor. Böyle de olsa, geçmesine sevinmen lazım. Biliyorsun, artık evrim propagandası yapmak suç sayılıyor.”

Ayça, “Öf, bunun yasasını çıkardılar; ama sadece oy kazanmak için,” dedi. “Gerçekten kimseyi hapse falan atamazlar, değil mi?”

Hazal soğuk ses tonuyla, “Eh, sanırım bunu yakında göreceğiz,” dedi. Elini şişkin karnının üzerinde tutuyordu. 8 aylık hamileydi ve eliyle bebeğinin tekmelemelerini hissetmeyi seviyordu. Devam etti: “Beyefendi bütün bu fikirlerini yeni çıkacak kitabında yazdı. Kendine saklasa olmazdı tabii. Tam da Evrim Yasası çıktıktan sonra kitap çıkarması gerekiyordu.”

Caner sesini yükseltmedi, ama kızgın bir tonla, “Suçlarımın en hafifi bu olsun!” dedi. Sonra susarak düşündü. Öğrenmelerinin vakti gelmişti; beklemesinin anlamı yoktu.

Sakin bir tonla devam etti: “Hem bunların hiç biri önemli değil. Ben biliyorum ve bu akşamın sonunda siz de bileceksiniz.

“Tekillik noktasına geldik.”

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Levha, artık ilk belirdiği halinden çok farklı. Büyüyerek ve değişerek, insan ölçülerine göre küçük bir binayı içine alabilecek büyüklükte, pürüzsüz bir küre haline gelmiş durumda. Kürenin dış yüzeyi, süpernova patlamasının enerjisini emmeye devam ediyor. Artık, o ana kadar boş olan içini farklı ve karmaşık yapılar ve cihazlarla donatmaya başlıyor.

Odalar yapıyor. Bir insanın uyuyacağı, besleneceği, zamanını geçireceği odalar.

Ve bir insanın kendisini geliştireceği odalar.

Evrim odaları…

Bunları yaparken, etrafını izlemeye devam ediyor. Eski yoldaşının kendisine anlattığı güzelliği arıyor. Hacmi arttıkça, işlem kapasitesi ve zekası da artıyor. Etrafına daha farklı şekillerde bakmayı deniyor.

Çok uzaklarda, süpernovanın etrafında kendisi gibi beliren başka levhaları fark ediyor. Hepsi süpernovaya kendisi gibi güvenli bir uzaklıkta duruyorlar. Bazıları kendisi gibi küreye, diğerleri çok daha büyük ve karmaşık şekillere dönüşüyorlar.

Farklı yerlerden ve zamanlardan geliyorlar, ama evrenin bu beslenme yerinde buluşuyorlar.

Hiçbiri, bir diğeriyle konuşmuyor. Her biri, kendi evrimiyle meşgul.

Küre, güzelliği anlamaya çalışıyor.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

İbrahim, “Kusura bakma ama, ne saçmalıyorsun sen?” dedi. Caner’in son yıllardaki saplantılı değişimini ve kendi içine kapanmasını endişeyle izlemişti, ama onu kırmamak için bir şey söylememişti. Şimdi, bu akşam ilk kez onunla yüzleşiyordu.

İbrahim devam etti: “Tekillik diye bir şey tutturmuşsun, konuşup duruyorsun. Bu sözde ‘tekilliği’ kesin, tartışmasız bir şey gibi kabul ediyorsun.”

Ayça söze girdi: “Zamanında ben de duymuştum bunu. Bilimkurgu romanlarında geçerdi; eski zamanlarda tabii, bilimkurgu yasaklanmadan önce. Bilimsel bir temeli falan yok; sadece bazı kişilerce var olduğuna ya da olacağına inanılan bir şey.”

Hazal, “Dinsel bir şey gibi yani,” dedi soğuk ses tonuyla. “Caner, bu sabit fikrinin, inancının nedenini anlatarak bizi aydınlatacak mısın?”

Caner söylediklerinin tepki doğurmasını bekliyordu ve bundan rahatsız olmamıştı. Dinlediklerinin ve ciddiye aldıklarının göstergesiydi bu. Gülümseyerek, “Korkmayın,” dedi. “Bilimsellikten sapıyor değilim. Şunu söylüyorum: Bilimin bize hiçbir zaman aşamayacağımızı söylediği bir sınırı aştığımız an, tekillik anına geldik demektir. Bugün, şimdi olan da bu.”

İbrahim, “Hangi sınır?” diye sordu.

“Bunu hepiniz gayet iyi biliyorsunuz. Işık hızı.”

Ayça yüksek sesle bir kahkaha attı, neşeden çok huzursuzluğunu örtmek için. Hazal ise hiç bir şey söylemeden pencereden dışarı, sokağa baktı.

Caner devam etti: “Şu anki bilgi düzeyimize göre, hızımızı ne kadar artırırsak artıralım, ışık hızını asla aşamayız. Önümüzde duran ve asla aşılamayacak bir sınır bu. Işık hızına belki yaklaşabiliriz, ama onu asla aşamayız.”

Ayça söze girdi: “Çünkü aşarsak, maddeden enerjiye döneriz. Ve artık biz olmayız, tekrar yavaşladığımızda eski halimize dönemeyiz. Bu, tanım gereği imkansız.”

Caner heyecanla sözünü kesti: “Benim bulduğum çözüm tam da bu noktada. Işık hızına ulaşan ve aşan enerjinin içine, eski halinin hafızasını, bir çeşit kalıbını bilgi olarak yerleştirebiliyorum. En azından bunun mümkün olduğunu kanıtladım, teorik olarak elbette. Enerji tekrar yavaşladığında neye dönüşmesi gerektiğini, ne olduğunu, ‘özünü’ hatırlıyor.

“Ama bunun da bir sınırı var.”

İbrahim, “Olmasa şaşardım,” dedi alaycı bir ses tonuyla.

Caner bunu duymamış gibi devam etti: “Enerjiye yerleştirdiğimiz bilgide bir yıpranma payı var. Işık hızının üzerinde ne kadar uzun kalırsanız ve uzayzamanda ne kadar uzağa giderseniz, bu hafızadaki bilgi de o kadar azalıyor. Yani yavaşlayınca ve tekrar maddeye dönüşülünce, kütle kaybı söz konusu. Yeniden ortaya çıkan madde, eskisinden daha küçük oluyor.”

Ayça, “Yani şimdi sen ışık hızının üstüne nasıl çıkılabildiğini mi buldun?” diye sordu.

İbrahim ekledi, “Ve bunu tek başına akıl ettin, öyle mi?”

Caner sakince, “Evet öyle,” diye yanıt verdi. “Aslına bakarsanız bilimsel literatürde bu konuda son zamanlarda yapılan tüm araştırmalardan ve yayınlardan faydalandım. Yani bunu sıfırdan tek başıma akıl etmiş değilim. Aslında tekilliğe ulaştığımızın bir kanıtı bu: İnsanlığın bilgi düzeyi bugün bunu anlamaya müsait. Bunu ben bulmasaydım, dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir bilim insanı yakında bulacaktı. Belki de bulmuştur ve benzer bir konuşmayı şu anda başkaları da yapıyordur.”

Hazal keskin bakışlarını Caner’e yönelterek, “Acaba kaç tanesi bunun için hapse girmeyi göze almıştır?” diye sordu. “Kaç tanesi ailesini geride bırakmaya hazırdır?”

İbrahim araya girerek konuyu değiştirmeye çalıştı: “Diyelim ki haklısın. Peki bu buluşun tekillikle ne ilgisi var?”

Caner şaşkınlıkla, “Ama bu çok açık,” dedi. “Göremiyor musunuz? Işık hızı bir kez aşıldıktan sonra, bizim için zaman ve mekanda hiçbir sınır kalmayacak. İstediğimiz yere gidebileceğiz. Zamanın akışı dün-bugün-yarın sıralamasına bağlı ve dümdüz olmak zorunda kalmayacak. Bunların olası sonuçlarını görmüyor musunuz?”

Ayça, “Işık hızına yaklaşan bir taşıttaki insan için zaman yavaşlar, ışık hızına ulaşınca da durur,” dedi. “En azından teori böyle söylüyor. Gerçekte ışık hızını aşınca ne olacağını ise hiç kimse bilmiyor.”

İbrahim, “Madem bu tekillikten bu kadar eminsin, tam olarak ne zaman olacak?” diye sordu. “Olduğu zaman etrafımızda hemen bir değişiklik fark edecek miyiz?”

Caner, “Belki de oldu bile,” dedi. “Tam olarak ne beklememiz gerektiğini bilmiyorum. Yapay zekanın, işlemci gücünün bir anda patlayarak artmasına tanık olabiliriz. Zamanda ileri ve geri hareket eden nesnelerle karşılaşabiliriz. Şu anda hayal bile edemeyeceğimiz döngüleri, neden-sonuç sıralamasını alt üst eden olayları, bugün başlayan bir olayın dün bittiğini görebiliriz.”

Hazal, “Ve bütün bunları hapisten seyredebiliriz,” diye usulca ekledi.

Caner sakin bir ses tonuyla, “Merak etme canım. Ben hapse falan girmeyeceğim,” dedi. Biraz bekledikten sonra devam etti: “Nereden bildiğimi sorma. Işık hızı konusunda çalışmaya başladıktan beri içimde gitgide büyüyen bir his vardı, ama artık eminim.

“Tekillik artık geldi ve yarın sabah olmadan, az önce bahsettiğim nesnelerden biri beni almaya gelecek. Farklı bir yere, kendi tekilliğime, evrimime doğru yola çıkacağım.”

Hazal yüksek sesle inledi ve ardından bir eliyle gözlerini örttü. Sessizce ağlıyordu.

Ayça onun yanına gelerek elini tuttu. Alçak sesle, “Aldırma, geçecek,” diye fısıldıyordu.

İbrahim ise dehşet içinde Caner’e bakıyordu. ‘Ne olmuş buna? Artık tamamen delirdi!’

Caner ise hiç bir şey olmamış gibi, gülümseyerek karşısındaki duvarı seyrediyordu.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Küre, süpernovanın enerjisini içerek kullanmaya devam ediyor. İdeal büyüklüğüne ulaştıktan sonra, kendi etrafında yeni katmanlar oluşturarak kütlesini büyütüyor. Binlerce kilometrelik bir çapa ulaşıyor.

Kütlesi arttıkça zekası da artıyor ve eski anılarını hatırlaması kolaylaşıyor.

Eski yolcusunu, yoldaşını düşünüyor. Ve anlıyor.

Yolcusu, çok uzun zamandır onun bir parçası. Bilincinin içinde, onunla birleşmiş durumda.

Yolcusu, artık kendisi.

Küre hareket etmeye başlıyor. Süpernovadan uzağa doğru, gitgide artan bir hızla süzülüyor.

Kısa süre sonra ışık hızına ulaşıyor.

Kürenin uzaydaki görüntüsü ortadan kayboluyor ve onun yerini soluk gri bir enerji huzmesi alıyor.

Sonra o da ortadan kayboluyor.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Saat gece yarısını geçmişti ve Caner ile Hazal, salonlarında yarım saattir hiç bir şey söylemeden oturuyorlardı.

İbrahim, Ayça ile birlikte çıkarlarken, Caner’in kulağına eğilmiş ve “Bir an önce kendine gel,” diye fısıldamıştı. “İstediğine inanmakta serbestsin, ama Hazal’ı üzüyorsun.” Caner hala karşısındaki duvarı seyretmeye devam ediyordu.

Sonunda konuşan Hazal oldu: “Bunlara gerçekten inanıyorsun, değil mi? Yani sen gideceksin ve ben burada, henüz doğmamış çocuğumuzla, tek başıma kalacağım.”

Caner ona döndü ve gözlerini kırpıştırdı. Ne söylediğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra, dingin bir tonla konuştu: “Bunu istiyor değilim. Ama tekillik öyle bir şey ki, senden, benden, herkesten bağımsız. Bizim isteklerimizin, düşüncelerimizin bir önemi yok.”

Hazal, “Ve senin buna bir itirazın olmadığı da görülüyor,” dedi. “Beni asıl üzen bu. Söylediklerinin doğruluğu veya saçmalığı önemli değil. Bir şey gelecek ve seni bu hayatından kurtaracak. Bütün zorluklardan, sorumluluklarından… Benden… Ve sen bunu coşkuyla kabul ediyorsun.”

Caner buna yanıt vermedi ve uzak taraftaki duvarı seyretmeye başladı.

Hazal içini çekerek, “Ben bu gece öbür odada yatacağım,” dedi. Herhangi bir yanıt beklemeden salondan çıktı.

Caner yerinden kalkarak ışıkları kapattı, uzun koltuğa uzandı ve gözlerini kırpmadan tavanı seyretmeye başladı. Uyumaya niyeti yoktu. Tekillik o gece gelecekti.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Küre tekrar uzayda beliriyor.

Devasa kütlesi ışık hızında geçirdiği süreçte azalmış, fakat hala ilk halinden daha büyük.

Yine etrafını tarıyor ve konumunu uzayzaman içinde belirliyor. Tam istediği yerde olduğunu anlıyor.

Genç, yeni oluşmuş bir yıldız ve onun etrafında dönen dağınık gazlar ve temel maddeler yığını. Kendi haline bırakılırsa, burada bir kaç tane dev ve yaşanmaz gezegen oluşacak.

Küre harekete geçiyor. En üst yüzeyinden enerji uzantıları çıkarıyor ve gaz ile madde yığını arasında dolaşarak bunları istediği gibi yönlendirmeye başlıyor. Kritik noktalarda kendi kitlesinden parçalar bırakarak, diğer doğal parçaların bunların etrafında toplaşmalarını sağlıyor. Gezegenleri oluşturacak çekim merkezleri, kendi etraflarında dönmeye başlıyorlar.

Küre uzaklaşıyor ve artık müdahale etmeden sadece izlemeye başlıyor.

Çok, çok uzun bir zaman sonra, beyaz bulutlarla bezenmiş mavi küreyi seyrederken, kendisine bir zamanlar anlatılan güzelliğin ne demek olduğunu nihayet anlıyor.

Mavi gezegende hayatın başlamasını, türlerin yükselmesini ve evrimleşmesini seyrederek, yolcusunu bekliyor.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Caner, ısrarla çalan zilin ve vurulan kapının sesiyle uyandı.

Dışarısı henüz karanlıktı. Saatine baktı. Beşi bir kaç dakika geçiyordu. Uyumuş olmalıydı.

Uyumuştu! Hayatının, belki insanlık tarihinin en önemli gecesinde, tekilliğin geleceği gece o uyumuştu!

Kapıya sertçe vurmaya devam ediyorlardı.

Salondaki koltuktan yavaşça doğrularak kalktı. Neler olduğunu düşündü.

‘Gözaltına almaya geldiler… Ama, tekilliğe ne oldu? O kadar emindim ki… Bu gece olmalıydı…’

Artık içindeki o yoğun his yoktu ve hiç bir şeyden emin değildi.

Ayaklarını sürüyerek yürüdü ve evin kilitli kapısını açtı. Karşısındaki resmi üniformalı polislere boş gözlerle baktı. Polislerden biri elindeki kağıttan bakmaya bile gerek duymadan, ezberlemiş gibi konuşmaya başladı.

“… sözde evrim ve tekillik gibi kanunca yasaklanmış ideolojilerin yayın yoluyla propagandası suçundan…”

Gözaltı kararını ona okurlarken, anlamadan dinledi. Kitabı henüz yayınlanmadan tutuklanacağına daha önce ihtimal vermiyordu, ama anlaşılan artık işler böyle olacaktı. Belki yayınevinden birileri ispiyonlamıştı, hatta belki İbrahim ve Ayça bile… Artık bunun önemi yoktu. Kanunu çiğnemişti, tutuklanacaktı ve çok uzun süre hapiste kalacaktı.

‘Evrimin kötü bir şakası bu,’ diye düşündü. Tekilliği beklediği gece, kapısına gelen polisler olmuştu.

Sonra telaşla, “Eşime haber vermeliyim,” dedi. Hazal’a en azından bu kadarını borçluydu. Yıllardır zırvalamalarına maruz kalan, bunları, Caner’i hak etmeyen Hazal’a neler olduğunu söylemeliydi. Peşinden gelen iki polisle birlikte içeriye, küçük odaya doğru gitti.

“Hazal?”

Kapıyı bir kaç kere tıklattı ve bekledi. Sonra kapıyı yavaşça araladı.

“Hazal, canım?”

Boş odaya uzun uzun baktı.

Sonra, polislerin şaşkın bakışları altında kahkahalarla gülmeye başladı.

Asıl şaka buydu ve bundan daha güzel olamazdı.

………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Küre, yolcusuyla birlikte ışık hızına doğru hızlanmaya başlıyor.

İçindeki, evrim odasındaki yolcusuyla ilk kez ya da bir kez daha konuşuyor:

“Hoşgeldin anne… Yeniden başlıyoruz.”

Kelebek

Etiketler

, , , ,


“…Bu gördüğünüz büyük binalar, kullandığınız son model cihazlar, makineler, övündüğünüz uygarlığınız, bunların hepsi çürüyecek ve toprak olacak…”

Sözlerimi bitirdim ve sustum.

‘Neler oluyor? Neredeyim?’

Hiç bir şey hatırlamıyordum. Biraz önce ne anlattığım konusunda da hiç bir fikrim yoktu.

Etrafıma bakındım. Tam karşımda, bir masanın arkasında iki kişi oturuyordu. Bir tanesi erkek, diğeri dişiydi. Kendilerine göre resmi giyinmişlerdi. Ama bu, çirkinliklerini ortadan kaldırmaya yetmiyordu.

İğrenmemi bastırmaya çalışarak, onlara kısaca baktım. Küçük suratları omuzlarının üstünde sallanıyor ve bedenlerinden çıkan kalın kolların ucundaki uzantılar masanın üzerinde hareket ediyordu.

Sonra alıştım.

Onlarla aramızda camlı bir bölme vardı. Benim bulunduğum küçük bölümde sadece ben vardım. Onların olduğu odada da bir masa ve o ikisi dışında hiç bir şey yoktu.

Dişi olan, “İnanamıyorum,” diyerek gözlerini devirdi.

Erkek olan da, “Gerçekten balık hafızalısın, öyle değil mi?” diye sordu. Bir an durdu ve, “Buna yanıt vermeni beklemiyoruz aslında,” diye ekledi.

Sessizce onlara bakmaya devam ettim. Benden çok farklı yaratıklar olduğu kesindi. Konuştuklarında çıkan sesleri kendi başıma anlamam imkansızdı. Onların bulundukları odadaki masanın yüzeyine gömülmüş bir cihaz benim söylediklerimi onların diline çeviriyor, onların söylediklerini de benim algılayabildiğim dalga boylarında yeniden yayınlıyordu.

Bu cihazı tanıdım, çünkü onu yapan bendim.

Daha fazlasını ise hala hatırlayamıyordum.

Bu hafıza olayını biraz anlamaya başlamıştım. Birşeyler hakkında düşündükçe, üzerinde odaklanınca bazı ayrıntılar şekilleniyordu. Ama gerçekten neler olup bittiği konusunda ise hiç bir fikrim yoktu.

Erkek olan içini çekerek, daha önce defalarca yaptığı için sıkılmaya başladığı belli olan bir açıklamayı yeniden yapmaya başladı: “Yaklaşık bir saatlik bir süreyle sınırlı olan bir dikkat/odaklanma süren var. Bu süre, aralıksız da değil; kopuk kopuk. Eğer yeterince istersen, bu bir saatlik süre içinde düşüncelerini mantıklı bir şekilde odaklayabiliyorsun. Daha sonra ise başa dönüyorsun. Boş bir sayfa olarak yeniden başlıyorsun.

“Kısa süreli hafızan devamlı kendini yeniliyor. Yani biraz önce neler söylediğini, neler yaşadığını hatırlaman imkansız. Ama uzun dönemli hafızan daha farklı yasalara tabi. Kim olduğunu, karakterini hiç kaybetmiyorsun. Sadece odaklanman gerekli.”

Söyledikleri mantıklı geliyordu. Ona, “Bu bir saatlik seanslardan kaç kere yaptık?” diye sordum.

“Bizimle henüz beşinci saattesin,” diye yanıt verdi. “Bizden öncekilerle ise onlarca, belki yüzlerce defa. Bunu biz de tam olarak bilmiyoruz. Hayatın boyunca devamlı yaşadığın bir şey bu. Bunun sayısını tutmak da bir noktadan sonra anlamsız hale geliyor.” Gülümseyerek ekledi: “Hem bize de herşeyi anlattıkları söylenemez.”

Adamın söylediklerini anlamaya, sindirmeye çalışıyordum. Bu karşımdakiler, anladığım kadarıyla, benim gibi değillerdi. Hafızaları ve dikkatleri sabit süreler içinde kendini yenilemiyordu. Bazen dikkatleri dağılıp bazı şeyleri unuttukları oluyordu. Ama, asla benim gibi herşeyi tamamen unutup baştan başlamaları gerekmiyordu.

Peki ben bunları nereden biliyordum?

Adam devam etti: “Durum düşündüğün kadar kötü değil. Söylediğim gibi, uzun dönemli hafızan ve kişiliğinin temelindeki düşüncelerin sende saklı. Biraz gayret gösterirsen, konuşmamıza kaldığımız yerden devam edebiliriz.”

“Ne diyordum ben?” diye sordum. Fazla vakit kaybetmeden hatırlamam gerekiyordu.

Adam, “Şu anda gördüğümüz ve bildiğimiz uygarlığın aslında ne kadar hassas bir denge üzerinde olduğundan bahsediyordun,” dedi. “Güven hissinin aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu, herşeyin her an çökebileceğini anlatıyordun.”

“Her şey neden çökecek?”

Bu sefer, uzun süre sessiz kalan kadın konuşmuştu. Ona baktım.

Bu soruya yanıt verebilmek için “sayfamı” doldurabilmem gerekiyordu. Kendi içime dönerek, geriye ve derinlere doğru uzandım. Bu ilginç bir tecrübeydi, ama ilk kez yapmadığım da belliydi. Derinlere dalan tecrübeli bir dalgıç gibi, nereye gitmem, ne kadar süreyle yüzey altında kalmam ve ne çıkarmam gerektiğini biliyordum. Bunu daha önce de sayısız defa yaptığımdan emindim.

“Her şey neden çökecek?”

Bu sorunun yanıtını verecektim ve konuşmama kaldığım yerden devam edecektim. Bunun için “derinlerdeki” araştırmacı benliğime bu soruyu ilettim. Bunu anlatmak kolay değil. Bu sorunun kendisi haline geldim. Ve bununla ilgili “mim”lerin benliğime ve yüzey hafızama doğru kopup gelmesini, yapışmasını bekledim.

Yüzey hafızamın yeterince dolduğuna karar verdiğimde de, araştırmamı bitirip benliğimi tekrar yüzeye çıkardım ve şimdiki ana döndüm.

Karşımdaki adam ve kadın bana dikkatle bakmayı sürdürüyorlardı. Aslında bu araştırmamın bir saniye bile sürmediği belliydi. Benim için zaman yavaşlamış ve işim bittiğinde yeniden normale dönmüştü.

Toplamda bir saat süreniz varsa, en iyisi hiç zaman kaybetmemektir.

“Her şey neden…”

“İlk seferinde de duymuştum,” diye sertçe yanıtladım.

Biraz önce söylediklerimi elbette hatırlamıyordum; ama konunun ne olduğu belliydi. Bunu daha önce de defalarca yapmıştım.

Konuşmaya başladım (devam ettim):

“Yaşam tarzınızın, uygarlığınızın temelde sarsılmaz olduğuna inanıyorsunuz. Bütün kurumlarınızın yerli yerinde olduğunu ve her türlü riske karşı hazırlıklı olduğunuzu düşünüyorsunuz. Her gece uyuduğunuzda, ertesi sabahtan eminsiniz. Belki böyle düşünmeniz gerekli, çünkü başka türlü belirsizliklerle başa çıkamayacaksınız. Kontrol edemediğiniz, hatta varlığını tahmin dahi edemeyeceğiniz öyle çok şey var ki… Tarih, hiç beklemedikleri bir anda çöken, tarihten silinen uygarlıklarla dolu. Tabii, sizin bunların çoğundan haberiniz yok…

“Emin olduğunuz yaşam tarzınız aslında çok hassas dengeler üzerinde duruyor. Bu dengelerin zarar görmesi için öyle devasa felaketlere de gerek yok. Dengeyi oluşturan karmaşık mekanizmaların uygun noktalarında meydana gelecek ufak bir değişiklik bile, bütün sistemin çökmesine yol açacak bir olaylar zincirini başlatabilir. Bir başka gezegende bunu çok iyi anlatan kadim bir söz duymuştum: ‘Uzak bir yerde bir kelebeğin kanat çırpması, çok başka bir yerde bir fırtınaya yol açabilir.’ Burada sözü geçen ‘kelebek’, küçük bir böcek – çok önemli değil. Önemli olan şu: Böyle bir şey başladığında, buna engel olmanız mümkün değil. Bir noktadan sonra, sadece hayatta kalmaya çabalamaya başlarsınız. Kendinizi kurtarmaya. Ama artık çok geçtir. Belki hayatta kalmayı başarırsınız. Ama uygarlığınız artık geri dönülemez biçimde çökmüştür…

“Bu tip olaylara genel olarak Kriz diyoruz. Küçük darboğazlardan söz etmiyorum. Uygarlıkları söndüren, toplu ölümlere yol açan Kriz’leri anlatıyorum. Henüz bunlardan birini yaşamadınız. Belki kendi tarihinizde bazı toplumlar bu şekilde ortadan kalkmış olabilir. Ama hayatta kalıp bunun hikayesini anlatacak kimse kalmadığı için, bunları da pek bilmiyorsunuz. Eski efsanelerinize, masallarınıza bakmanıza öneririm. Bunların çoğu, gerçeklere dayanır.

“Her Kriz’in özellikleri bir diğerinden farklıdır. Yaşandıkları çağa, topluma ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterir. Bazen bir politik akımın yeterince güçlenmesiyle kendini gösterir, bazen bir ekonomik sistemin çarklarının tıkanmasıyla… Ama her Kriz’de yaşananlar birbirine benzer. Toplumdaki bireyler, bu Kriz’in sonuçta geçeceğine ve herşeyin eski haline döneceğine inanırlar. Olanları alıştıkları yöntemlerle çözmeye çalışırlar. Yaptıklarının sonuç vermediğini, her şeyi daha kötüye götürdüğünü gördüklerinde de paniğe kapılırlar. Daha mantıksız yöntemler denerler. Ama sonuç değişmez.

“Her şey olup bittiğinde, sistem tam anlamıyla çökmüştür. Şehirler artık yaşanmaz haldedir. Toplumda işbölümüne dayalı sistem, artık işlevsiz kalmıştır. Yaşamak için ihtiyacınız olan şeyleri alacağınız yerler yoktur artık. Para biriminiz değersizdir, çünkü arkasında somut bir üretim kalmamıştır. Herkesin hayatta kalmak için çabaladığı bir karmaşa söz konusudur…

“Benim buraya gelmemin sebebi de, sizin Kriz’inizin kapıda olduğunu haber vermek…”

İkisi de bana dehşetle bakıyorlardı.

Şu ana kadar kaç seans yaptığımızı bilmiyordum. Ama bunları ilk kez duyduklarından kuşku yoktu. Zaten her seans, her bir saatlik bilinç, hepsi bu noktaya ulaşmak içindi. Onları olacaklara hazırlamak için…

Kadın, “Ne krizinden söz ediyorsun?” diye sordu kısık sesle. Kendine hakim olduğunu ve etkilenmediğini göstermeye çalışıyordu, ama ne kadar sarsılmış olduğunu anlayacak kadar onların vücut dilini öğrenmiştim artık.

Uzun vadeli bilincime doğru uzandım. Yanıt bulmam gerektiğinde, kendiliğinden açılacak olan kapılara doğru…

Önce, bu gezegende yaşadıklarımın kayıtlı olduğu anılar kafamın içine doluştu. Bu ikisiyle yaptığımız birer saatlik konuşmalardan ibaret olan dört – beş seans… Sonra daha geriye, başkalarıyla olan konuşmalar… Hepsi boş ve anlamsız… Hepsi onları bu ana hazırlamak için yapılan görüşmeler, sorulara verilen yanıtlar…

Daha sonra, başka bir kapalı alanda gerçekleşen seansların anılarına ulaştım ve dehşetle titredim.

Beni konuşturmak ve buraya geliş amacımı öğrenebilmek için, hiç tanımadıkları metabolizmam ve bedenim üzerinde yaptıklarını hatırladım… İşkenceleri… Birer saat süren ve sonra yeniden başlayan, günlerce, haftalarca süren işkenceleri…

Bunların işe yaramadığını gördükten sonra, burada bu ikisi tarafından sorguya çekilmeme karar verilmişti anlaşılan. Tabii, tam olarak istediğim de buydu. Kendimi en uygun şekilde ifade edebileceğim, söyleyeceklerimin en büyük etkiyi göstereceği ideal koşullar buradaydı. Bu ikisi, kişileri konuşturarak bilgi almak konusunda uzmanlardı. Ama ben, onlara fırsat bile vermeden konuşmaya başlamıştım.

Beni ve burada söylediklerimi izleyenler olduğunu biliyordum. Bu gezegenin kritik noktalardaki karar alıcıları beni canlı olarak izliyorlardı. Söylediklerimin doğru yerlerde, gereken etkiyi yapacağından emindim.

Kelebek kanat çırpmaya başlamıştı.

Daha geriye… Bu gezegene basit, tek kişilik aracımla inişimi ve beni bulanların şaşırmalarına rağmen, beni alıkoymalarını içeren anılar dizisini çabucak geçtim.

Asıl aradıklarım, daha gerilerdeydi.

Türümün ortak bilincine ulaştım ve onun bir parçası haline geldim.

Yanıtlar elbette buradaydı.

Kriz’ler her zaman olacaktı. Bunlar, tanımları gereği engellenemezdi.

Ama her Kriz’den yararlanmanın da yolları vardı. Bunu Kriz’i yaşayanlar yapamazdı. Bunun için benim gibi uzmanlara ihtiyaç vardı.

Yaptığımız da tam olarak buydu. Kriz’i öngörmenin gücüyle fırsatlar yaratmak ve bunları kazanca çevirmek… Yüzbinlerce yıldır bu şekilde hayatta kalıyorduk. Başkalarının krizlerini takip ederek, en uygun noktada sahneye çıkıyor ve kendi Kriz’imizi erteliyorduk.

Bunları öğrendikçe, mükemmelliğine olan hayranlığım kat be kat arttı. Bundan kaçış yoktu.

“Gezegeniniz çok kirli,” dedim umursamadan.

Bana boş bakışlarla bakıyorlardı. Çok büyük bir sır açıklamamı bekliyorlardı. Bu kadar basit bir gerçeği tekrarlamamı değil.

Devam ettim:

“Doğal kaynaklarınız gitgide azalıyor ve yerine yenisini koyamıyorsunuz. Engel olamadığınız bir kısır döngü içerisindesiniz. Tabii bunları siz de biliyorsunuz, ama yapabileceğiniz bir şey yok. Başka türlü nasıl hayatta kalacağınızı bilmiyorsunuz. Yeni bir enerji kaynağı, yeni bir üretim biçimi, sihirli bir yanıt bulmayı umuyorsunuz sadece. Ama bu olmayacak.

“Bir anda dünyanızın yüzeyinden kaybolsanız, tükettiklerinizin yerine konması bir kaç yüzyıl alacak. Ama bunun da olacağı yok, öyle değil mi?”

Kafalarında oluşan korkunç imgeleri hayal ederek eğleniyordum konuşurken.

“Kriz’iniz başlamış durumda. Bunu durduramazsınız, sadece benim yardımımla geciktirebilirsiniz. Bu sırada da, o sihirli çözümünüzü aramaya devam edersiniz.

“Bana inanıp inanmamakta elbette serbestsiniz. Ne de olsa, şu ana kadar gayet iyi idare ettiniz, öyle değil mi?

“O halde size yakın gelecekte, bir kaç ay içinde başlayacak olaylar zincirini göstermem gerekiyor. Anlatmam yeterli olmaz ve bana muhtemelen inanmazsınız. Yaşamanız lazım.”

Bunu söyledikten sonra, karşımdaki iki kişinin zihinlerine doğru uzandım. Uygun bağlantıları kurarak onları (tüm duyularıyla) şu andan kopardım ve başka bir gerçekliğe geçmelerini sağladım. Benim göstereceğim tecrübeleri yaşayacakları bir gerçekliğe…

Bütün bunları son derece ustalıkla, neredeyse refleks gibi yapmıştım.

Yaklaşan felaketi, bir anda biten ve kullanılamaz hale gelen, kritik büyüklüklerin altına düşen kaynakları, bunun getirdiği ekonomik darboğazı ve çözümsüzlüğü gösterdim.

Bunların sonucunda, bir anda çaresiz kalan ve bildikleri uygarlıklarının çöküşünü izleyen kişiler olmalarını sağladım.

Sonra da her gün hayatta kalmak için mücadele vermenin dehşetini yaşamalarını uzaktan izledim.

Bir tek an içinde, belki günlerce, haftalarca süren “gelecek anısı” ile zihinlerinin dolmasını ve anlattığım felaketin bir parçası haline gelmelerini seyrettim.

Bunları, beni uzaktan izleyenler de yaşıyorlardı. Bu görüşmenin/sorgunun kayıtlarını sonradan izleyecek olanlar da yaşayacaklardı. Herkes ne demek istediğimi anlayacaktı.

Toplamda bir saatim vardı ve bunun da sonuna yaklaşmıştım. Bu nedenle söyleyeceklerimi en etkili şekilde anlatmamın tek yolu buydu.

Sonunda herşey olup bittiğinde, karşımda oturanların gözlerini kırpıştararak bu ana dönmelerini ve ortama yeniden alışmalarını bekledim.

İkisi de ağlıyordu.

Kendilerine gelmelerini beklemeden konuşmaya başladım:

“Size son derece basit bir ticaret öneriyorum. Size, tükettiğiniz kaynaklardan hayatta kalmanıza yetecek kadarını belli aralıklarla vereceğim. Karşılık olarak ise, gezegeninizde bol miktarda bulunan ve kullanmadığınız bazı madenlerden, az miktarlarda alacağım. Bunlar bizim işimize yarayan, ama sizin için değersiz olan doğal kaynaklar. İki taraf için de karlı bir ticaret olacak.”

Karşımda oturanlar, bu konuda karar verici değillerdi. Bunu gayet iyi biliyordum. Ama beni dinleyenler arasında, yönetim mekanizmalarının nasıl çalıştığına vakıf olanlar vardı. Bunların ulaşacağı başka kişiler ve başlatacakları süreçler olacaktı. Belki biraz zaman alacaktı, ama teklifimi kabul edeceklerdi. Bu her zaman böyle olmuştu.

Bir tüccar olarak bu alışverişten edeceğim kar, fazla değildi aslında. Ama zaten mesele de bu değildi.

Kriz, benim gelişimle başlamıştı.

Beklentilerini değiştirmiştim. Artık, olası bir felaketi önleyemeyeceklerine inanıyorlardı. Bu konuda kendileri bir çaba göstermektense, dışarıdan gelen bir yardımı çare olarak görmeye başlamışlardı. Bu sayede onları kendime bağımlı hale getirmiştim. Bu ticaret yakında başlayacak ve belli bir süre devam edecekti. Yeterli gördüğüm anda da, buna son verecektim.

Sonrasında olacakları da biliyordum. Paniğe gireceklerdi. Bu odada şimdi bir kaç kişiye anlattıklarım, zaman içinde pek çok kişi tarafından öğrenilecekti. Ticaret sona erdiğinde de, herkes gelecek Kriz’e karşı kendini korumak için önlem almaya çalışacaktı. Çoğunluk, aynı anda ve aynı yönde şiddetli tepkiler verecekti ve işler gitgide daha kötüye doğru gidecekti.

Sonunda Kriz, karşı konulamaz biçimde başlayacaktı.

Kriz’in en şiddetli safhası bittiğinde de, ortada sadece güçsüz ve bölünmüş bir topluluk kalacaktı.

Onlarla ne yapacağıma asıl o zaman karar verecektim.

Daha önce gittiğim bir gezegendeki (şu kelebeklerin olduğuydu sanırım) eski bir dilde kriz ile fırsatın aynı sözcük ile ifade edildiğini hatırladım. Hoşuma gitmişti bu.

Son derece iyi korumalı odada, iki insanın karşısında sakince otururken ince, rengarenk kanatlarımı hafifçe titrettim.

Biraz daha konuşmam gerekiyordu.

“Bu sayede gezegeninizi kurtarmak için zaman kazanacaksınız…”

Sustum. Etrafıma bakındım.

Burası neresiydi?

Kafamın İçindeki Sesler

Etiketler

,


index

Bir hikâye kaç kere anlatılabilir?

Eğer anlatılacak öykü tekse, bunu kaç değişik şekilde anlatabilirsiniz? Bir yaprağın tam zamanı geldiği anda dalından kopup kendi etrafında dönerek yere doğru süzülmesi, denizdeki dalgaların birbiri ardından sakince sahile ulaşması ve azalarak yok olması bir hikayenin en önemli noktası olabilir mi? Yoksa bunlar, sadece ayrıntı mı?

Aslında her olay dizisi, her duygu, her etkileşim kendisi gibi bir diğeriyle devam eder. Hayatın doğal akışı içinde, bir yerde başlayan ve bir noktada biten bir hikâye yok. Olaylara, daha doğrusu belli bir süre içinde olup bitenlere, hayattaki diğer sonsuz benzerlerinden farklı bir özellik katabilmek, onları seçerek diğerlerinden ayırabilmek ve ayrı bir anlam yükleyebilmek için bir anlatıcıya ihtiyaç var.

Ben bu hikâyenin Anlatıcısı’yım. Ve bu hikayeyi sonsuz defa, sonsuz değişik şekilde anlatabilirim. Bu da, o şekillerden sadece bir tanesi.

Baştan alıyorum.

Başkanlık görevimin 1380. gününde, görevi bırakmamdan 2272 gün önce yaşadıklarımı anlatacağım. Ne kadar zaman önce olduğunu bilmiyorum. Tabii, bunun aslında hiç bir önemi yok. Zaman, bu hikayenin en önemsiz kısmı.  Ne demek istediğimi anlatmayı bitirdiğimde anlayacaksınız.

Önemli olan şu: O günkü hatam benim sonumu getirdi. Tabii, sadece benim de değil… Tüm insanlığı ve uygarlığımızı binlerce yıl geriye götürdü…

Baştan alıyorum.

Sabah kahvaltımı bitirip gün için hazırlandıktan sonra, evin oluşumunu değiştirmesi için benden beklediği komutu sessizce verdim. Duvarlar aynı sessizlikle inerek başka duvarlar yükselirken, masalar ve eşyalar zeminin içinde kaybolup yerlerini başka eşyalara bırakırken ve en arka duvarda oluşan Birlik’in koca arması yumuşak mavi bir ışıkla içeriyi doldururken, hiç hareket etmedim. İki saniye içinde evim, her sabah yaptığı gibi, çalışma ofisime dönüşmüştü. Kendimi zeminden yükselen rahat koltuğa bıraktım ve önümde oluşan ince ve mat masa yüzeyinin üzerinde, havada oluşan hologramlar içinde o günkü programımı kontrol ettim. Bir gün önceden planladıklarımın dışında yeni bir şey yoktu. Tabii, bu kadarı bile yeterliydi. Bir dakika bile boş vaktim olmayacaktı.

İlk randevum, Meclis üyesi Feliks ile olacaktı. Yüz yüze görüşmekte ve benim ofisime gelmekte ısrar etmişti. Onu aylardır oyalamama rağmen vazgeçmemişti. Ben de artık başımdan savmak için, yarım saatimi ayırmıştım. Bu randevuya daha on beş dakika vardı.

Günlük raporlarımı çağırdım ve hologramlar içinde ilgimi çekenleri elimle ön plana çektim. O gün raporlara ayıracak fazla vaktim yoktu; o yüzden danışmanlarımı da devreye sokarak, raporlar hakkındaki yorumlarını ve önerilerini dinlemeye koyuldum.

Seksen iki tane danışmanım vardı.

Bunların her biri, belli bir konuda uzmanlaşmıştı ve yetkinliklerini sayısız olayda, defalarca kanıtlamışlardı. Hepsine güveniyordum.

Tabii, bilinen evrendeki en gelişmiş ve güvenli programlar olmasalardı, bu kadar güvenmezdim. Başkanlık makamı için geliştirilmişlerdi, ama benim tarafımdan da zaman içinde özelleştirilmişlerdi. Benim nasıl düşündüğümü, hangi konularda ve hangi şekilde danışmanlık beklediğimi çok iyi biliyorlar ve buna uygun davranıyorlardı.

Favorim olan beş tanesinin seslerini de kişiselleştirmiştim. Raporlar havada semboller şeklinde uçuşurken, onların yorumlarını dinleyerek güncel gelişmeler hakkında fikirlerimi belirliyor ve kararlarımı veriyordum. Tabii, kararlar tamamen bana aitti. Kararlar ve sorumluluklar…

Elimin bir hareketiyle hologramları havadan sildim ve danışmanları geri gönderdim. Koltuğumda arkaya yaslanarak gözlerimi kapattım ve beklemeye başladım.

Kafamın içinde sesler duymaya başladım.

Yavaş yavaş yükselen, değişik konularda konuşan ve birbirine karışan sesler…

Kendi haline bırakırsam, kafamın içini gürültüyle dolduracak ve kendi düşüncelerimi bile duymama imkân vermeyecek olan sesler…

Başkanlığımın ilk günlerinde bu konuda çok sorun yaşamıştım. Bazı geceler baş ağrısından uyuyamadığım olmuştu. Ama artık sesleri tanıyordum. Ve ancak istediğim zaman duyuyordum.

Seslerin hepsi kafamın içindeki temsil çipinden kaynaklanıyordu. Beynimin işitme bölümüne doğrudan bağlıydı bu çip. İstediğim zaman verdiğim bir düşünce komutuyla çalışıyordu. Artık ne zaman ve nasıl çalışacağı konusunda da ustalaşmıştım.

Temsil çipi, Birlik içindeki iki trilyonun üzerindeki insanın bütün önemli ve yönetimsel konulardaki fikirlerini ve yönelimlerini bana aktarıyordu. Katılmak isteyen her bir birey, kendi istasyonları aracılığıyla, daha önceden seçilmiş olan binlerce konuda süresiz oylamalara katılarak, fikirlerini belirtiyor; istediği zaman oyunu değiştiriyor, eğer isterse kendi istediği konuları oylamaya açabiliyordu.

Bütün bu oylamaların sonucunda, her konuda devamlı değişen Kamuoyu oluşuyordu.

Ve bunların hepsi de, kafamın içine Başkanlığımın ilk günü küçük bir operasyonla yerleştirilmiş olan çipe güvenli bir şekilde iletiliyordu.

Temsil çipi sayesinde, gündemdeki konularda Kamuoyu’nun güncel halini ve hangi yönde ve hızda değiştiğini, anlık olarak izleyebiliyordum. Tabii, Birlik’teki hangi gezegenlerin veya gezegen sistemlerinin görüşlerinin birbirinden ne kadar ayrıldığını da…

Bunları seçici olarak izlemek, benim en önemli görevlerimden bir tanesiydi. Tabii ki, sonuçta en kritik kararları vermek bana kalıyordu. Meclis’in onayına tabiydim elbette; tıpkı onların kararlarında da veto hakkım olduğu gibi. Ama, bir kişinin sorumluluğu alması gerekiyordu.

O kişi de bendim. Ben ve kafamın içindeki sesler…

Feliks’in konuşmak isteyebileceği konuları tahmin edebiliyordum. Bunlara odaklandım ve Birlik’in bu konulardaki Kamuoyu görüşlerini dinlemeye başladım.

Kafamın içindeki ses, yumuşak ve dişi bir tonda anlatmasını sürdürürken vücut saatimi kontrol ettim. Randevuma bir kaç saniye kalmıştı. Sesleri susturdum ve gözlerimi açarak ayağa kalktım. Tam karşımdaki ahşap kapı da o anda açıldı.

Feliks içeri girerken gülümseyerek, “Günaydın Bay Başkan,” dedi. “Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.”

Masamın arkasından dolanarak yanına gittim ve gülümsemesine karşılık vererek elini sıktım. Feliks, ellili yaşlarda gözüken ve derisinin matlığını parlak giysilerle dengelemeye çalışan bir Temsilci’ydi. Sarı saçlarını bugün kısa tutmuştu. Yeşil gözleri her zamanki gibi parıltılıydı. Tabii bütün dış görünüş, her zaman olduğu gibi göreceliydi. Dış görünüş, herhangi bir zaman bir gen terapisiyle değiştirilebilirdi. İnsanların yaşını tahmin etmekten uzun süre önce vazgeçmiştim. Sadece göründükleri yaş önemliydi. Feliks de herhangi bir yaşta olabilirdi. Bunu araştırma zahmetine girmemiştim.

“Siz de hoş geldiniz, sayın temsilci,” dedim ona. “Gezegeninizden daha iyi değilsinizdir umarım.” Bu, argo olarak ortaya çıkmasına karşın, yıllarca kullanıla kullanıla protokole yerleşmiş olan bir hitap şekliydi.

Feliks gülümseyerek, “Değilim Bay Başkan,” dedi. “Umarım siz de Birlik’ten daha iyi değilsinizdir.”

“Bu mümkün değil zaten,” diye ezberden yanıt verirken ona oturması için elimle bir koltuk gösterdim. Teşekkür ederek oturdu.

Masamın arkasındaki koltuğa dönmedim. Gösterişi hiçbir zaman sevmemişimdir zaten. Feliks’in koltuğunun birkaç metre çaprazında kendimi boşluğa bıraktım ve o anda yerden yükselen rahat koltuğa oturdum. Tam olarak o anda üretildiği göz önüne alınırsa, oldukça iyiydi bu. Gerçi, ben özellikle aksini istemedikçe, hepsi her seferinde birbirinin tıpatıp aynısıydı.

Sağ elimi hafifçe yukarı kaldırarak tepsiyi çağırdım. Üzerinde iki adet bardak olan düz bir tepsi, havada süzülerek geldi. Benim el işaretimle önce Feliks’e, sonra bana içeceklerimizi ikram etti ve yine geldiği gibi sessizce ortadan kayboldu.

Bardaktaki içecek renksiz, tatsız ve kokusuzdu. Bardağa elimle uygun şekilde verdiğim komutla, birkaç saniye içinde sentetik bir meyve suyuna dönüştü ve bir yudum aldım. Feliks’in de benim seçimimi içtiğini fark ettim.

“Evet Feliks,” dedim samimiyeti biraz ilerletmekte bir sakınca görmeden. “Aştalan’da durumlar nasıl?”

Aştalan, elbette, Feliks’in Birlik Meclisi’nde temsil ettiği gezegenin adıydı. Bin yıldan daha fazla bir geçmişi yoktu. Terraform edildikten sonra birkaç yüz yıl nüfusu daha çok göçlerle artmış ve daha sonra üç milyarın biraz üzerinde sabit kalmıştı. Diğer iki yüz gezegenin arasında dikkat çeken bir özelliği yoktu – iyi ya da kötü anlamda. Birlik’e tam üye olmasına karşın özerkliğini koruyordu, diğer pek çok gezegen sisteminin yaptığı gibi. Kendi içinde veya başkalarıyla sorun yaşadığı da yoktu.

Tabii, herkes gibi Feliks de bu durumda bile şikâyet edecek bir şeyler bulmakta uzmandı.

“Fazla zamanınızı almak niyetinde değilim Bay Başkan,” dedi. “Son yıllarda gittikçe büyüyen bir sorunumuzdan bahsedeceğim. Özkum üretimimiz devamlı azalıyor. Her geçen yıl daha az sipariş alıyoruz.”

Özkum, yapıların ve aslında üretilen her şeyin dayanıklılığını ve sağlamlığını sonsuza yakın ölçüde artıran bir üründü. Sekiz ana hammaddenin uygun oranlarda ve koşullarda karıştırılmasından elde ediliyordu. Aşkanat da bu hammaddelerin hepsinin bol miktarda bulunduğu birkaç gezegenden biriydi. Gezegenin ekonomisi büyük ölçüde bunun üretimine ve diğer Birlik üyesi gezegenlere satışına dayanıyordu.

“Peki, bunun nedeni nedir?” diye sordum. Bu konuyu toplantı öncesi araştırmamış olmaktan biraz rahatsızlık duyuyordum, ama o kadar da önemli değildi. Ne de olsa, her şeye kendi başıma yetişmem beklenemezdi.

“Artık gezegenler hammaddeleri ayrı ayrı temin edip özkumu kendileri üretmeyi tercih ediyorlar,” dedi Feliks. “Böylesi daha ucuz ve esnek oluyormuş.”

“Eh, yanıtı da kendin verdin, Feliks,” dedim. “Ekonominin kendi doğal akışı olduğunu biliyorsun. Eski sabit örgütlenmeler ve bağımlılıklar artık yok. Talep ne zaman ve nerede oluşursa, bunu karşılayacak arz mekanizmaları da kendiliğinden oluşuyor ve üretim de gerektiği zaman ve gerektiği yerde gerçekleşiyor. En uygun şartlar ve en düşük maliyet kendiliğinden ön plana geçiyor. Firmalar ya da tek bir ürüne bağlı ekonomik yapıların devri binlerce yıl önce kapandı. Bunu sen de biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi Feliks sesini titretmeden. “Zaten özkumun yerini tutacak kadar olmasa da, farklı sektörlerde üretimimiz kendiliğinden artmaya başladı – yine, ekonominin görünmez dengeleyici elinin yardımıyla. Fakat bu dönüşüm o kadar da yumuşak olmuyor.”

Hiçbir şey demeden ona bakmaya devam ettim. Kamuoyuna danışmam gerektiğine karar vermiştim. Uygun düşünce komutlarıyla, kafamın içindeki sesleri çağırdım. Tam da bu konulardaki Birlik genelindeki (ve Aşkanat’taki) düşünceleri ve eğilimleri öğrenmem gerekiyordu.

Feliks devam etti: “Her ne kadar emek-yoğun olmasa da, yıllarını ve bütün hayatlarını özkum üretimine vermiş insanlardan bahsediyorum. Mühendisler de var bunun içinde, sade işçiler de. Üretim azalınca, iş imkânları da buna paralel olarak azalıyor. Milyonlarca kişi, iyi bildiği ve iyi yaptığı tek işi bırakmak zorunda kalıyor. Yeni bir iş bulana ve bunu iyi yapmayı öğrenene kadar da zaman geçiyor. Bir topluma mal olmuş alışkanlıklardan bahsediyorum, Bay Başkan. Hiç iş bulamayan ve, belki daha kötüsü, aramayanların sayısı hiç de az değil. Toplumda huzursuzluk artıyor. Suç oranı da son yıllarda yükselmeye başladı.”

Birlik için bu bir sorun değildi. Kafamın içindeki seslerden bu konudaki bütün görüşleri ve oranları öğrenmiştim. Kimse, uzak bir gezegendeki yapay sorunlarla ilgilenmiyordu. Aşkanat’ta bile bunu gerçekten kritik bir sorun olarak görenler çoğunlukta değildi. Hem bu sorun gelecekte büyüse dahi, bunu çözecek yöntemlerimiz her zaman vardı.

Kafamın içindeki sesleri susturdum.

“Benden ne yapmamı istiyorsun Feliks?” diye sordum.

Feliks durdu ve gözlerimin içine baktı. “Ekonomiye müdahale etmenizi isteyemeyeceğimi biliyorum, Bay Başkan,” dedi. “Sizden sadece kısa bir süre, belki on yıl için, Aşkanat’tan yapılacak özkum alımları için bir alt kota uygulanması için destek rica ediyorum. Bu gerekirse yıllara göre azalan bir oranda da uygulanabilir. Tek istediğimiz, insanlarımız bu yeni gerçeğe alışana kadar bir geçiş süreci, o kadar…”

Bir an durdum ve bardağımdaki içecekten bir yudum aldım. Sonra tekrar tepsiyi çağırarak bardağı üzerine koydum ve koltukta sırtımı dikleştirdim. O ana kadar yüzlerce kez yaptığım gibi, gerçekleştirilmesi imkânsız bir talebi uygun şekilde reddetmem gerekiyordu. Eh, bu da benim işimdi.

“Seni çok iyi anlıyorum Feliks,” dedim.  “Ama bu söylediğini yapmam imkânsız. Her ne kadar aksine inanılsa da, Birlik dahilinde hiçbir kota uygulamamız yok. Zaten bu ekonominin ruhuna ters olurdu. Senin söylediğin geçiş süreci zaten şu anda yaşanıyor. Özkum talebinin bir anda kesilmemiş olması, ekonominin size tanıdığı bir alışma süresi aslında. Bu süreci uygun şekilde yönetmek de yine sizlere kalmış.” Bir an sustum. Sonra ayağa kalkarak, “Bu da yöneticilik sanatının zorluklarından biri zaten,” dedim. “İnsanları yeni gerçeklere alıştırmak yani…”

Feliks bir an koltuğunda durarak bana baktı. Sonra, daha fazla konuşmasının başka bir sonuç getirmeyeceğini anlayarak, ayağa kalktı.

Uygun nezaket sözcükleriyle onu yolcu ettim ve kapının arkasından kapanmasını seyrettim. Daha gün yeni başlamıştı ve yapacak çok şey vardı.

Tabii, o gün olan diğer şeyleri anlatacak değilim. Çünkü onların bu hikâyede hiçbir önemi yok. Hatta, başkanlığımın kalan 2272 gününde olanların da – her ne kadar bazıları gerçekten ilgi çekici olsa da.

Hayatımda yaptığım en büyük hatayı yapmıştım ve bunun farkında değildim. Daha sonra bana uygun şekilde açıklanana kadar da farkında olmayacaktım. Yani bildiğim hayatımın sonuna dek.

Olay şu: Aşkanat’ta işini ve geçim imkânını kaybeden ailelerden birinin genç bir üyesinin başını çektiği bir grup, benim bu görüşmeyi yapmamdan uzun yıllar sonra, Birlik çapında terör eylemlerine girişmiş ve tahmin edilemeyecek, telafisi imkânsız zararlar vermiş. Tabii, bunlar başka bir hikâyenin konusu.

Bunu o gün bilebilmem mümkün değildi. Ama tabii, bu mazeret değil. Bu hatamın cezasını çekmeliyim.

Varlığım bu nedenle sona erdi.

Ama tabii, ben yalnızca bir simülasyonum. Bunu o anda bilmesem de, Seçim Fonksiyonu içinde, yani Birlik Başkanlığı seçim sürecinde, adayların gerçeğe en yakın simülasyonlarının binlerce kopyasından sadece bir tanesiydim. Binlerce kopya ve binlerce değişik senaryo… Ve bunların hepsinden toplanan ağırlıklı puanlar…

Başkanlık seçiminde başka faktörler de var tabii; ama bu da en önemlilerinden.

Diğer simülasyonlarda ne olduğunu bilmiyorum. Seçimin sonucunda ne olduğunu, yani benim aslımın gerçekten Başkan olup olmadığını da…

Bunların hiç biri önemli değil.

Gerçek dünyada bir kaç saniye süren hayatımın içinde, o gün yaptığım hatayı defalarca yaşamak ve anlatmak zorundayım. Kaydım silinene dek – belki dışarısı için bir milisaniye, ama benim için sonsuzluğa dek…

Hiç dinleyen olmasa bile.

Kafamın içindeki sesler durdu bir süredir. Ben de susarsam, tamamen sessizlik içinde kalacağım.

Bunu istemiyorum.

Bir hikâyeyi kaç kere anlatabilirsiniz?

Baştan alıyorum…

A Handful of Nanobots

Etiketler

, , , , ,


handful

My 12th birthday gift were a million nanobots. I knew my gift beforehand, because everyone receives this at 12 years of age. Still, I listened to my parents’ ceremonial speech without spoiling:

“You are now grown up and taking your first step to adulthood. With your first nanobots special for you, you will comprehend how the world works. Use them with care and appreciate them.”

I knew how the world worked: Nanobots, undetectable to naked eye, render life livable by doing their special tasks: keeping buildings intact, cleaning the air, operating the machines, even protecting our health by circulating in our bodies. We don’t see the nanobots, but we know they exist.

I saw nothing, of course, when I opened the small box that was my gift. But they were there and they were mine. I contacted them immediately and started with simple tasks like tidying my room and fixing the tastes of meals I dislike.

I was bored a few days later. What they did was the same as the other nanobots, their only difference was that they were mine. School wasn’t going well either, I could not do the homeworks lately. My friends would not speak to me and I had fallen behind everybody.

I did not want this. One day, when I was alone, I held my nanobots in my palm and inhaled them with a deep breath. They blended in my blood, settled in my brain and started working.

Next morning when I (we) woke up, I finished my homework in two seconds and wasn’t surprised. I notified my parents’ nanobots that I was going out.

The veil had lifted over the world; we were everywhere. The world worked like this.

I met my friends’ millions of nanobots at school and smiled a million times to each one.

Şans

Etiketler

, , ,


240920162225511150436_2-41

6. 8. 24…

Sayıları, uykuyla uyanıklık arasındaki birkaç saniyeye sığan upuzun rüyalardaki gibi duyuyorum. Görüntü yok, sadece sesler.. Bir duvarın ardından geliyor gibi boğuk. Kendi sesime benziyor. Bu sefer uyanmayacağım. Dışarının sesleri, kuş cıvıltıları, çöp arabasının gürültüyle boşalttığı konteyneri yerine bırakması, apartmanın içindeki bir dairenin kapısının çarpılarak kapanması… Gözlerimi sımsıkı kapatıp rüyamın devam etmesini bekliyorum.

‘Sonra kaç?’

Yine uyanıyorum. Geç kaldım.

Alarmı duymamışım, gecikeceğim. Hızla polis üniformamı giyip evden çıkıyorum. Sabahtan, gözaltındaki birisi için akıl sağlığı raporu almam gerek, dün savcı yardımcısı istemişti. Hastane yolunda arabayı genç bir memur kullanırken pencereyi açarak kendime gelmeye çalışıyorum… Şüpheli şahıs arkada, kelepçeli.

Asırlık ağaçların içinde küçük bir ada gibi tek başına duran hastane eski ama bakımsız değil. Yemyeşil bahçesinden içeri girerken çektiğim derin nefesle oksijenin hücrelerime dolduğunu hissediyorum. Bizi psikiyatri bölümünde yeni başlayan bir kadın doktora yönlendiriyorlar. Ortak kullanılan bir muayene odasına alınıyoruz. Bir masa, birkaç sandalye, parmaklıklı bir pencere. Sade, temiz. Duvarda bir manzara resmi bile var.

Doktor biraz tereddütlü, sanırım bir şüpheli ile ilk kez karşılaşıyor. Aynı üç yıl önce Organize Suçlar’da başladığım ilk günlerdeki halim gibi.

Hafifçe gülümsüyorum. “Ben de içeride olacağım,” diyorum. “Prosedür böyle.” Aslında öyle değil. “Kelepçesi de takılı olacak.”

Kız da gülümsüyor sanki ya da bana öyle geliyor.

Sonra o masanın bir tarafına, şüpheli ve ben diğer tarafına oturuyoruz.

Güzel, orası kesin. Ama bağıran, iddialı bir güzellik değil. Çaylak olsa da beyaz doktor önlüğü içinde kendinden emin hareket ediyor. Saçları her hareketinde yüzünün etrafında hafifçe dalgalanıyor. Siyah gözlerinde ne kadar zeki olduğunu görüyorum…

Standart başlangıç soruları ile başlıyor. Şüphelinin adı, yaşı, tıbbi geçmişi, vs. Sonra asıl konuya giriyor. “Neden buradasınız?”

Bana sorduğunu anlamam için birkaç saniye geçiyor. “Piyango yolsuzluğu,” diyorum fazla ciddi olmamaya çalışarak, laubali de olmadan. Çok zor, iki kelime söylerken bu dengeyi tutturmak.

Şüpheliye dönüyor, bana o arada yine mi gülümsedi?

Şüpheli, “Lotoda büyük ikramiyeyi kazandım,” diyor. “Üç sefer, hepsi son 2 yıl içinde. Bundan dolayı gözaltına alındım. Bu kadar şanslı olamam diye düşündüler herhalde.”

“İzin ver de düşünelim,” diyorum kendimi tutamadan. “Sayısalda kazanma ihtimali 12 milyonda bir. Süperde 26 milyonda bir. Üç kere kazanma ihtimaliyse, bunları birbiriyle üç kere çarparsan kaç çıkarsa o.”

“Ama imkansız değil,” diyor. İlk kez inceliyorum adamı. Otuzlarının başında, temiz yüzlü; dolandırıcıların çoğu gibi. Gülümseyerek konuşuyor, dalga geçercesine… “Ve üç seferde de tek kuponda tek kolon oynamışsın,” diyorum. “Araştırmaya değer.”

“Peki nasıl bildin kazanacak sayıları?” diye soruyor güzel doktor. “Önceden mi ayarladınız?”

Bunu ben de merak ediyorum. “Önceden değil, sonradan,” diyor adam muzip bir ifadeyle. Yaptığı müthiş espriye kendi kendine gülüyor. Doktor önündeki kağıda not alıyor.

“Gazetelerde lotoda kazanan numaraları yazdıkları o köşeye bakarken,” diye devam ediyor adam. “içinizden o basit 6 numarayı bir gün önce bilseniz hayatınızın ne kadar değişeceğini geçirmiyor musunuz?”

Hem de her seferinde! Lotonun esprisi de burada. ‘6 sayıyı mı bilemeyeceğim?’ diye düşünerek her hafta oynayıp para kaybetmemizi sağlıyorlar.

“Bir de bunu gerçekten yapabildiğinizi düşünün,” diyor.

Gülüyorum, doktor notlar almaya devam ediyor.

“15 yıl kadar önce bunu kafaya taktım. Olay basit aslında, kazanan sayıları karşıma alarak konsantre olmaya ve geçmişteki kendime iletmeye dayalı.”

“Çok basitmiş,” diyorum. Bu adam kesin organize bir işin içinde ve bizimle dalga geçiyor. Deli raporu alarak yırtmaya çalışıyor.

Doktor, “Geçmişteki kendinle konuşabiliyorsun demek,” diyor. Dalga geçmiyor, kendi söylediklerinin kesin doğruluğuna inanan delilere alışık gibi.

“Konuşabilsem yakalanmazdım herhalde,” diyor adam.

Eh, bu söylediği doğru. Bazen suçluları konuşturmanın en iyi yolu susmaktır. Susuyoruz.

“Her hafta kazanan numaraları, sadece düşünerek, bir gün önceki kendime iletmek için saatler harcadım. Yıllar boyunca. O kadar kolay değil tabii, çok iyi odaklanmak ve bilincini zaman içinde dolaştırabilmek gerekiyor. Başka birisine ulaşmıyorsun, sadece basit bir mesajı kendi bilincinin daha önceki haline iletiyorsun. O nedenle imkansız değil. Önceleri işe yaramadı. 10 yıldan uzun bir süre her hafta yaptım. Ama sonuç alamadım.”

“O sayıları gerçekten çekilişten önce kendine ulaştırmış olsaydın,” diyor doktor, “ve lotoyu kazansaydın, bir gün sonraki sen aynı sen olmayacaktın.”

“Ama yine kendime o sayıları yollayacaktım,” diyor. “Dolayısıyla ortada paradoks falan yok.

“Bu konudaki teorilerin hepsini okudum. Benim aklıma yatan şu: Zaman akan bir nehir gibidir. Bir değişiklik yaptığınızda, bu nehirde yeni bir kol açarsınız. Bu kol diğer nehirle yan yana ilerler. Yolu biraz farklı, ama en az içinden çıktığı asıl nehir kadar gerçek.

“Hayatta yaptığınız kritik seçimleri düşünün. Doktor olmasaydınız ne olurdunuz? Eski sevgilinizle ayrılmasanız nasıl olurdu? Bunun gibi sonsuz sayıda yol ayrımı var. Her biri için de, başka kararlar veren bir siz varsınız. Her değişik karar da farklı bir nehir kolu. Ve hayat elbette sadece sizden ibaret değil. Milyarlarca insanın milyarlarca seçimlerinden oluşan sonsuz sayıda gerçeklikler var. Dolayısıyla benim kendime ilettiğim o sayılar, sadece farklı bir gerçekliğe geçmemi sağlıyor.”

“Ne oldu da kazanmaya başladın peki?” diye soruyor doktor.

“Dinlemeye başladım,” diyor. “Her hafta kendime sayılar göndermeye çalışıyordum, ama bunları nasıl alacağımı bilmiyordum. Loto kuponunu önüme aldığımda içime bir şey doğmuyordu. Ben de her gün belli saatlerde, yarınki kendimden gönderilen sayıları duyabilmek için konsantre olmaya başladım. Sessizlik içinde, meditasyon yapar gibi. Önceleri yine bir şey olmadı. Sonra uzaklardan belli belirsiz bir şeyler duyar gibi oldum.

“Bir gün sabaha karşı, uyanmadan az önce, rüyamda sayıları net olarak duydum. Tam 6 tane sayı.”

İrkiliyorum.

“Uyanır uyanmaz sayıları yazdım. Rüyalar hemen unutulur çünkü. O gün loto çekiliş günüydü. Gidip tek kuponda tek kolon oynadım. İlk ikramiyeyi o gün kazandım.

“Zihnin en açık olduğu zaman, uyanmadan önceki o saniyeler. Dinlemeye niyetliyseniz, o zaman duyuyorsunuz kendi sesinizi. Henüz söylemediğiniz sayıların yankısını…

“Kazanacak sayıları işte  bu şekilde bildim.” Adam susarak duvara bakıyor. Ciddi mi alaycı mı?

Bense donup kalmış durumdayım. O sayıları ben de duydum çünkü.

“Bunu sadece sen mi akıl ettin?” diye soruyor doktor. “Yoksa kazanan herkes bu yöntemi mi uyguluyor?”

“Kimseyi bilmiyorum Ben tek başımayım.”

“Peki söylediklerin doğruysa,” diye devam ediyor doktor, “bunları bize neden anlatıyorsun?”

“Bana inansanız bile, bunu kimseye söyleyemeyeceğiniz için,” diyor adam, kendinden emin. “Size de deli gözüyle bakarlar. Hem siz hep aynı ilçeye ikramiye çıkmasını sağlayan bir örgütü arıyorsunuz. Beni değil..”

Doktorla birbirimize bakıyoruz.

“Bir neden daha var,” diyor adam.

“Dediğiniz gibi, bunu tek akıl eden ben olmayabilirim. Bu konuda elimde hiçbir kanıt yok, ama aynı yöntemi suç işlemek için kullanan kötü niyetli insanlar olabilir. Suç şebekeleri, terör örgütleri… Eğer varlarsa, bunları ben bulamam. Ancak siz bulabilirsiniz.” Bunu  söylerken bana bakıyor.

“Ne yapabilirler sence?” diye soruyorum. “Sen geçmişteki kendine sayıların dışında bir bilgi iletebildin mi?”

“Hayır,” diyor. “Çok kereler denedim – kelimeler, harfler, görüntü, ses, koku, aklınıza ne gelirse. Sadece sayılar iletilebiliyor.”

“Sayı ileterek ne suç işleyebilirler ki?” diye soruyor doktor. Ama ben yanıtı biliyorum.

“Koordinat iletebilirsiniz mesela,” diyor. “Bir şeyin zamanını… Neyle ilgilendiğinize bağlı.”

Doktor önündeki kağıtları toparlayıp sıraya koyuyor. Bir süredir hiç not almadığını fark ediyorum. “Benim başka soracağım yok,” diyor bana.

Başımı sallayıp ayağa kalkıyorum. Şüpheliyi dışarıda bekleyen memura teslim edip tekrar odaya girerek kapıyı kapatıyorum.

“Ne yazacaksınız raporda?” diye soruyorum. Bu soru sorulmaz normalde, rapor gelince görürsünüz. Ama bu normal bir durum değil.

Omuzlarını silkerek, “Kendi söylediklerine inandığı kesin,” diyor. “Kimseyle de işbirliği yaptığını sanmıyorum.” Bir an susarak bana bakıyor. Söylemediği bir şeyler var.

“Anlattıkları doğru olamaz herhalde, değil mi?” diyorum.

“Burada yatan hastalarla konuşurken, mümkün olduğunu düşünmediğim şeylerle karşılaşıyorum,” diyor. “Hiçbir şeye imkansız demem. Ama rapora bunu yazamam tabii. Akli dengesinin bozuk olduğunu yazacağım.”

Birbirimize bakıyoruz. Birkaç metre ötemde güzellik ve tereddüt içinde duruyor.

“Ne olacak ona?” diye soruyor.

“Savcılık bırakacaktır,” diyorum. “Elimizde suça karıştığını gösteren hiçbir kanıt yok. Sizin raporunuz da cabası. Bir süre bağlantılarını, görüştüklerini, para akışını falan takip ederiz dışarı çıkınca. Kuşkulu bir durum bulamazsak peşini tamamen bırakırız.”

Başını sallıyor. Ona duyduğum sayıları söyleyemiyorum.

Hastaneden çıkarken danışmadan doktorun telefon numarasını alıyorum. Unutmadan yazmam lazım, ama vaktim yok.

Şüpheliyi nezarethaneye bıraktıktan sonra bir mazeret uydurup eve gidiyorum. Çünkü uyumam gerekiyor.

Bugün loto çekiliş günü. Elimde ise sadece 3 rakam var. Geri kalanları öğrenmek için çekiliş saatine kadar uyumalıyım. Bu erken saatte uykuya dalmak çok zor olsa…

Sayılar – ama çok fazlası. Birbirini takip eden 16 tane rakam – sonra iki haneli iki sayı. Yabancı gibi gelse de kendi sesimi duyuyorum; daha net artık. Ezberlememi istercesine devamlı tekrarlıyor sayıları… Uyanıyorum.

Sabah olmuş. Deliksiz uyumuşum, loto çekilişi de bitmiş.

Hemen kalkıp sayıları unutmadan yazıyorum. Onlara bakıyorum.

Ne diyorsunuz bana?

Ne demişti şüpheli? Koordinatlar, zaman…

Evet, ilk 8 sayı enlem, ikinci 8 sayı boylam olmalı. Hemen telefonumdan bir harita açıp koordinat kısmına bu sayıları giriyorum. Boğazda bir balıkçı lokantası burası. Son dört rakam 13 ve 55 saati gösteriyor olmalı. Burada, 13:55’te bir şey olacak. Sivil kıyafetle lokantanın civarına gidiyorum.

Etrafta şüpheli bir durum yok. Saatlerce sahil yolundaki insanları izliyorum; işe gidenler, yürüyüşe çıkanlar… Öğle yemeği zamanı geldiğinde müşteriler lokantaya gelmeye başlıyor. Grup halinde gelen iş arkadaşları… Lüks otomobilleriyle gelen birkaç çift… Sırt çantalı bir turist…

Sonra yolda bir hareketlenme oluyor. Saat 13:34.

Birkaç resmi araçla korumalar ve polisler geliyor. Korumaların bir kısmı yabancı. Lokantaya üst düzey birileri gelecek anlaşılan.

Polis kimliğimi gösterdiğim bir memur detaya girmeden, çok üst düzey bir konuk geleceğini söylüyor. Rusya Başkanı kısa bir ziyaret için gelmişti ülkemize; demek ki bizim başkanla öğle yemeği için bu lokantaya gelecekler. Son anda karar verilmiş olmalı. Yıllar önce Türk ve Yunan dışişleri bakanlarının bir anda karar vererek boğazda bir kafede oturmaları gibi…

Bu durumda, buraya gelecekleri önceden bilinmiyor olmalıydı.

Lokantadan çıkanlar oluyor. Şu çift aceleyle çıkıyor. İşyerinden gelen grup ve şu tek gelen turist de çıkıyor.

Turistin sırt çantası yok!

Hızlı adımlarla yürüyerek yokuş yukarı tenha sokaklardan birine dalıyor. Usulca takip ediyorum. Bir apartman girişine geldiğimizde adamı içeri itip duvara dayıyorum; silahımı da sırtına…

Şaşırdığı belli, ama direnmiyor. Masum olsa direnirdi.

Ellerini kelepçeliyorum. Telsizimden, kimliğimi gizleyerek, lokantada sırt çantasında gizlenmiş bir bomba ihbarı aldığımı söylüyorum. Saniyeler sonra polisler lokantayı boşaltıp yolları kapatıyor; bomba imha ekibi yolda…

Yüzü hala duvara dayalı olan adam gülüyor. Turist falan değil bu.

“Buraya geleceklerini nereden biliyordun?” diye soruyorum.

“Sen nereden biliyorsan,” diyor adam gülerek. Sinirimi bozuyor.

“Yakalandığın halde niye gülüyorsun?”

“Bu sadece taslak,” diyor adam sırıtarak. “Olması gereken olana kadar yeniden yazılacak. Gerçek bizim yanımızda.”

Dini bir metni tekrar eder gibi konuşuyor.

Telsizle, ismimi vermeden, şüpheliyi yakaladığımı anons edip yerimi söylüyorum. Tabancamın kabzasını adamın kafasına indiriyor, bayılan adamı düzgünce yere yatırıyorum. Sonra hızla apartmandan çıkıyorum ve ara sokaklardan uzaklaşıyorum.

Eve dönüyorum. Lokantadaki bomba bulunup etkisiz hale getirilmiş. Kafamda binlerce soru dolaşıyor.

Koordinatları ve zamanı öğrenip kendime iletebildiğime göre, bu bomba başka bir gerçeklikte, Türk ve Rus devlet başkanlarının lokantada olduğu saatte (13:55’te!) patlamış olmalı…. Şimdiyse bu bilgiyi geçmişteki kendime ileterek bunu engellemeyi başardım. Peki bu terörist, onların bu saatte orada olacaklarını nasıl biliyordu? ‘Sen nereden biliyorsan,’ demişti. Öyleyse o da benim gibi bir gün sonradan, kendisine bu bilgiyi (koordinatları ve saati) iletmişti.

Yani bugünün ilk taslağında devlet başkanları lokantada hiçbir şey olmadan yemek yiyordu. İkinci taslakta ise lokantada onların olduğu saatte bomba patlıyordu.

Üçüncü taslak ise bombalı suikastin olmayacağı şu andaki durum olmalı. En azından şimdilik… Daha kaç taslak olacak, bunu bilmem imkansız.

Terörist, ‘Gerçek bizim yanımızda,’ demişti. ‘Bizim’! Yani tek başına değildi. Dünkü şüphelinin söylediği gibi, gelecekten geçmişe bilgi iletebilen terörist bir grup olmalı. Kaç kişiler? Bugün edindikleri bilgileri yarın kullanarak daha neler yapacaklar? Ve ben buna karşı tek başıma ne yapabilirim?

Dünkü kendime iletmek için o koordinatların ve saatin yazılı olduğu kağıdı buluyorum. Konsantre olarak saatlerce aynı sayıları kafamda tekrarlıyorum.

Telefonumun titrediğini farkediyorum. Saatlerce sessizde kalmış, onlarca arama var. Hiçbirine bakmıyorum.

Güvenebileceğim tek kişinin duru yüzü ve zeki bakışları aklımda. Ne yapacağıma karar vermek için doktor hanıma ihtiyacım var.

Numarası kaçtı? Almıştım, ama hatırlayamıyorum. Yazmam gerekirdi.

Çaresizce bekliyorum.

Telefon tekrar titriyor. Yine tanımadığım bir numara. Tamamen kapatmak için elimi uzatıyorum.

Kapatmadan önce ekrandaki sayılara bakıyorum. ‘….68 24’. Son birkaç gündür uyanmadan önce duyduğum sayılar bunlar: ‘6 – 8 – 24’.

Kimin aradığını biliyorum. Telefonu kulağıma götürürken gülümsüyorum. “Ben de seni aramaya…”

“Sus,” diyor telaşlı bir sesle. “Bütün gün sana ulaşmaya çalıştım. İyi dinle. Bu sayılar ne demek olabilir?”

Birbiri ardına 16 tane rakam ve ikişer haneli iki sayı sayıyor. Son sayılar 21 ve 15. 21:15. Şu anda saat 19:45. Diğer rakamlar ise başka bir koordinat olmalı. Bunları ona telefonda anlatırken silahımı alarak dışarı çıkıyorum.

Bugün daha bitmedi. Kaçıncı taslaktayız bilmiyorum, ama hala şansımız olduğunu biliyorum. Artık yalnız değilim. Beni anlayan birisi var. Tüm olasılıkları birlikte düşüneceğimiz, birlikte hareket edeceğimiz birisi.

“Numaramı nereden buldun?” diyorum.

Duruyor.

“Kendime söyledim,” diyor duru sesiyle. “Uyanırken öğrendim.”

Ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok, ama gülümsüyorum. Şanslıyım.

Gölge İnsanlık – III (b)

Etiketler

, , , , ,


Light Dark

Dikkatini Juna’nın bulunduğu evden dışarı çıkarıp kasabanın üzerine doğru yükseltiyorsun. Kuşbakışı tüm olan biteni görmeye ve anlamaya çalışıyorsun. Kuşbakışı… Şartlar göz önüne alındığında komik bir ifade aslında – espri yeteneğine sahip olduğunu fark ediyorsun. Aaru’da tanık olduğun olaylara ‘kuşbakışı’ sözcüğünün uygun bir başlık olduğunu düşünüyorsun. Karmaşık olayları basitçe bir yapıya indirgemek, ortaya bir hikaye çıkarmak ve çarpıcı bir başlıkla sunmak konusunda içgüdüsel bir ustalığın var. Bu ustalık kim olduğunla, benliğinle son derece ilgili. Benliğinin katmanları gelişiyor. Her geçen saniye aradığın şeye yaklaşıyorsun, bir şey aradığının farkında bile olmadan.

Aşağıdaki karmaşanın içinde Damir’i görüyorsun. Aaru’daki programcı. Yanındaki bir grup insanla birlikte Yolcu’nun ürettiği tıbbi malzemeleri, ilaçları kasabanın merkezindeki dağıtım istasyonuna götürüyor. İnsanları organize ediyor, düzeni sağlamaya çalışıyor. Ona odaklanıyorsun. Yorgunluğu yüzünden okunuyor. Saldırıdan bu yana uyumamış, diğer pek çok insan gibi.

Bir gün önce önemli bir şeyler yaşadığını fark ediyorsun. Herkesin hikayesi önemli, ama Damir’inkini anlatmayı seçiyorsun.

Bunun ne kadar kolay olduğunu görünce şaşırıyorsun. Odaklanman yeterli. Geçmişe dönmüyorsun, sen zaten saldırı gününden itibaren hep buradaydın. Her şeyi zaten biliyorsun. Sadece hatırlıyorsun.

Saldırı gününe dönüyorsun.

……………………………………………………………………………………………..

Kasabanın üzerindeki zarkubbe, birkaç dakika önce oluşmuştu. Toprağın içinden, gelişigüzel gibi görünen noktalardan fışkıran zarlar, önce ince birer tabaka oluşturarak yükselmiş, sonra bu tabakalar genişleyerek birbiriyle birleşmiş, içe doğru eğim kazanmış ve sonunda on metre kadar yüksekte birbirleriyle birleşerek kapanmışlardı.

Fakat kubbe kasabanın tamamını değil, Aaru’daki tekillik noktasını merkez alan bir daire şeklinde, yaklaşık üçte birini koruyordu. Geri kalan kısımdaki evler ve insanlar açıkta, korunmasızdı.

Zarkubbeyi aylar önce Proje’nin Aaru’daki güvenlikçileri Damir ve Hando, bir güvenlik önlemi olarak hazırlamışlardı. O zaman kasabanın tamamını rahatça kapsarken, geçen zaman içinde Uradia’dan yeni göçlerle yerleşim bölgesi genişlemişti. Gerçekten bir saldırı olması beklenmediği için de kimse zarkubbeyi genişletmeyi düşünmemişti.

Zarkubbenin dışında onlarca insan yerde hareketsiz yatıyordu. Aralarda birkaç kişi ise, dikkat çekmemeye çalışarak yerde sürünüyor ve zarkubbenin güvenli alanına ulaşmaya çalışıyordu. İçlerinden bazıları başarılı oluyordu.

Saldırı devam ediyordu.

Zarkubbenin dışında kalan evlere saklanmaya çalışan insanlar da vardı. Evlerin kapıları da zarla kaplıydı ve saldırgan insansıları dışarıda tutuyordu. İçeri girmek geçici de olsa kurtuluş demekti.

Yukarıda, kuşların sayıları artık azalmaya başlamıştı. Aşağıya bıraktıkları yanan taşların neden olduğu yıkımı seyretmeden geri dönüyorlardı. Geride kalanlar ise havada daireler çizerek süzülüyor, aşağıdaki insansıları yönlendirerek savaş alanındaki birer komutan gibi, dışarıda kalan ve zarkubbenin güvenliğine ulaşmaya çalışan insanların yolunu kesmelerini ve onlara saldırmalarını sağlıyorlardı.

Damir, zarkubbenin dışındaydı. Genelde herşeye hazırlıklı olurdu, ama o gün tatil günüydü ve Damir bile Aaru’daki rehavete kapılmış, silahını evinde bırakmıştı. Saldırıya silahsız yakalandığı için kendini çırılçıplak hissediyordu.

Bu insanları korumak onun göreviydi. Şimdiyse çaresiz bir şekilde savunmadaydı. Ölümcül bir saklambaç oyunundaymış gibi evden eve geçiyor, evlerde saklananları en uygun anı kollayarak zarkubbeye, kalıcı güvenliğe doğru gönderiyordu. Arada, dışarıda yerde yatanların yanına giderek yaşayan olup olmadığını kontrol ediyor, yaşayanları kucaklayarak en yakın evlere taşıyordu. Bunun geçici bir çözüm olduğunun farkındaydı. Kısa zamanda tıbbi müdahale görmezlerse, bu insanların ne kadar yaşayacağı şüpheliydi. Damir bunu biliyordu, ama şu anda tek başınaydı ve yapabileceğinin en iyisi buydu. Evlere taşıdığı her yaralı ile ilgili haberleşme cihazıyla kubbenin içine, Yolcu’ya rapor veriyordu. Sonrasını düşünmemeye çalışıyordu, yoksa hiçbir şey yapamazdı. Eğitimi bunun üzerineydi. Panikleme, gereksiz şeyler düşünme. Odaklan ve yapabileceğini yap. Yorulma.

Yorulmuştu, hem de çok yorulmuştu. Ama bunu düşünmesinin yararı yoktu.

Soluklanmak için durduğu bir anda haberleşme cihazına konuştu: “Neredesin Hando? Yardımına ihtiyacım var burada.”

Hando, Damir’e güvenlik konusunda yardım eden yegâne kişiydi. Ama daha önemli özelliği Adsız İnsanlık’ın Aaru’ya gönderdiği ilk insan olmasıydı. Burada haftalarca tek başına kalarak daha sonra gelecekler için gereken keşif ve hazırlıkları (elbette Yolcu’nun çok büyük yardımıyla) gerçekleştirmişti. Bu nedenle Hando’nun buradaki küçük toplum için, pek konuşulmasa da, sembolik bir önemi de vardı.

Bu olmasa bile, Hando Damir’in arkadaşım diyebileceği tek kişiydi. Başıboş, disiplinsiz yüzlerce göçmenin yepyeni ve bilinmeyen bir dünyada güvenliğini sağlamaya çalışmanın getirdiği yükü, o büyük sorumluluğu sadece onunla paylaşabiliyordu. Gerçek cesaret ve güç gerektiren işleri sadece ikisi üstleniyordu.

Onu bulmak zorundaydı.

Yanıt gelmedi.

Damir cihazının “Bul” yazan kısmına dokundu ve Hando’nun cihazının yerini belirledi.

“Kahretsin!” Yüzlerce metre uzakta ve kasabanın hemen dışında, ormanın başlangıcına yakın bir açıklık alandaydı.

Başka seçeneği yoktu. Gideceği yolu kafasında belirledi ve koşmaya başladı. Evden eve geçerek Hando’nun bulunduğu alana yaklaşıyordu.

Yukarıda süzülerek aşağıyı seyreden Tesse, bilinçli olarak yön değiştirerek ilerleyen Damir’i fark etti. Kanatlarını gövdesine yapıştırarak o yöne doğru alçaldı. Yakındaki insansılardan bir kaçının kontrolünü aldı ve onu takip etmeye başladı.

Damir cihazındaki sinyali takip ederek Hando’nun olduğu yerin en yakınındaki eve girdi. Bundan sonra saklanabileceği bir ev yoktu. Bulunduğu yer ile orman arasındaki açıklık alanda otuz metre mesafeyi geçmesi gerekiyordu. Zarkapının arkasından gözleriyle açıklığı taradı. Hiçbir hareket yoktu.

Bir anda fırladı ve koşarak tüm mesafeyi aldı. Sinyal buradan geliyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Loş karanlıkta elleriyle yerleri yokladı ve Hando’nun haberleşme cihazını buldu. ‘Hando neden burada değil?’

“Ses ver Hando!” diye bağırdı karanlığı içine doğru. “Neredesin?”

Tesse’nin yönlendirdiği üç insansı, karanlıkta Damir’in sesine doğru yaklaştılar.

Damir kasabadaki karmaşanın, çığlıkların ve kuşların seslerinin arasından, derinden gelen homurtu ve boğuk ayak seslerini fark etti. Seslerin geldiği yöne doğru döndü ve kasaba tarafından ona doğru yaklaşan üç koca karaltıyı gördü. Bunlara karşı ne yapabileceğini bilmiyordu. Belki çevikliğiyle ilk hamlelerini savuşturabilirdi, ama üçüne karşı uzun süre dayanması imkânsızdı. Belki kasabaya, yakındaki evlerden birine kaçabilirdi, ama bunu yapmak istemiyordu.

“Hando!” diye bağırdı bir kez daha, tüm gücüyle.

Bir inilti duydu.

Anlamsız, sadece boğuk ve kısa bir iniltiydi. Ama bunun kim olduğunu biliyordu.

İniltinin geldiği yöne döndü ve birkaç adımda yerde yatan Hando’yu buldu. Yanına çömeldi. Hando’nun yüzü karanlıkta çok zor seçiliyordu. Elinin tersiyle yüzüne dokundu ve kurumaya başlamış kanla kaplı olduğunu fark etti.

Karaltılar, aradaki mesafeyi kapatıyorlardı.

Hando gözlerini kırpıştırarak açmaya çalıştı. Damir’i görünce belli belirsiz gülümsedi ve tekrar inledi. Yerde, yan tarafına açılmış sağ kolunu, dirseğinden güç alarak kaldırmaya çalıştı. Zorlukla yerden birkaç santim yükselttiği sağ eliyle biraz ilerisini işaret etti.

“Kendini yorma, tamam,” dedi Damir ve Hando’nun elini tutarak hafifçe aşağı doğru itti. Hando buna direndi ve elini sabit tutmaya çalıştı.

“Bir şey mi gösteriyorsun?” dedi Damir ve Hando’nun gösterdiği tarafa baktı. Karanlık artık sabahın ilk ışıklarıyla dağılmaya başlamıştı. Damir uzun çimlerin arasında bir parıltı fark etti ve ona doğru birkaç adım attı. Eğilerek baktığında bunun Hando’nun silahı (mikro’su) olduğunu fark etti. O yaralı halindeyken Damir’e silahının yerini göstermişti.

Tesse’nin yönettiği insansılardan biri tam o anda arka ayakları üzerinde yaylanarak aradaki mesafeyi aldı ve Damir’e çarparak yere devirdi. Damir aldığı darbeyle yuvarlanırken yerde yönünü değiştirdi ve insansıdan uzaklaşarak ayağa kalktı. Göğsündeki keskin acı birkaç kaburgasının kırılmış olabileceğini haber veriyordu. Damir acıyı gözardı ederek mikronun olduğu yere doğru koştu. Üstüne atılan diğer iki insansıdan vücut çalımlarıyla sıyrıldı. Son birkaç metrede kendini ileri fırlattı ve seri bir taklayla ayağa kalktı. Hemen gözleriyle etrafı taradı. Elinde mikroyu tutuyordu.

Tesse aşağıda ne olduğunu anlayamıyordu. Her şey çok çabuk oluyordu. İnsansıların bakış açılarından görmek için zamana ihtiyacı vardı.

Damir üç insansının pozisyonlarına göre zihninde en uygun saldırı sıralamasını çizdi. Aynı anda, elindeki mikroyu sıkarak en güçlü ayara getirdi. Mikroyu doğrulttu ve küçük, kesik atışlarla insansılara ateş etti. Ateş ettiğine dair hiçbir işaret, hiçbir parlama görülmedi. Fakat üç insansı da art arda yer yığıldı. Damir mikroyu kemerine taktı ve Hando’nun yanına giderek onu kucağına aldı. Göğsündeki acı Hando’nun ağırlığıyla daha keskinleşmişti, ama bu onu engellemiyordu. Mikronun son ayarının kesin olarak öldürücü olması gerekiyordu, ama insansıların üzerindeki etkisinden emin olamazdı. Hemen oradan gitmek zorundaydı. Başını kaldırarak derin bir nefes aldı.

Hando’yu taşıyarak, hızlı adımlarla kasabaya doğru ilerledi. Önce evlerin güvenliğine ulaştı. Artık zarkubbeye ulaşması çok kolaydı.

Tesse sadece şaşkınlıkla seyrediyordu. Kontrolündeki insansıların bakış açılarından olanları seyrederken hepsinin bir anda düşmesini, sönmesini ve görüntülerin karanlığa karışmasını izlemek zorunda kalmıştı. Şimdi sadece kendi gözlerinden, yukarıdan, kuşbakışı seyrediyordu. Ve anlamıyordu.

Bu aşağıdaki insan, adı her neyse, kısa süre önce Juna adındaki insanın yaptıklarına benzeyen hareketlerle peşindeki ‘tüylüler’i, kendisinden katbekat güçlü insansıları alt etmişti. Bunlar diğerlerinden farklıydı.

Ve aradığı yanıtların burada saklı olduğunu hissediyordu.

Kanatlarını çırparak yükselirken artık bitmiş olan saldırının son ve etkisiz dalgalarının, artık zarar vermekten çok geri çekilmeyi kolaylaştırmak için meşgul etmek amacıyla dışarıda kalan insanları hedeflemesini izledi.

Bu aşağıdaki adamın görevi buydu. Böyle dövüşmeyi bilmesi anlaşılabilirdi. Ama diğeri…

Yanıtlar Juna’daydı…

Üçüncü bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

Gölge İnsanlık – III (a)

Etiketler

, , , , , , ,


3. Aaru

16 Ekim 5000 – x

Hikayenin diğer kısmını aynı anda, yani yaklaşık bir milyon beş yüz seksen milyon geçmişte, Aaru’da seyrediyorsun. Zar kubbenin altında, yukarıdaki bakış açından aşağıya bakıyorsun. Buraya göç eden insanların oluşturduğu kasabadaki birbirine benzer evlerin büyük kısmı küçük revirlere çevrilmiş. Kasabadaki tek doktor, yanındaki yardımcılarıyla birlikte bunların arasında koşturarak öncelikleri belirlemeye çalışıyor. Her evdeki yaralılar, hızlı bir tarama ile durumlarının aciliyetine göre gruplara ayrılıyor. Kasabanın güvenliğinden sorumlu Damir adındaki programcının organize ettiği diğerleri ise onlardan gelen bilgiye göre gereken tıbbi malzemeyi Yolcu’nun üretmesi için talepleri giriyor ve üretilen malzemeleri belirlenen merkeze götürüyor.

Yolcu’ya bakıyorsun. Adsız İnsanlık’ın ürettiği son derece gelişmiş bir makine bu. Aynı anda çok sayıda işi yapabiliyor. Aaru’ya ilk olarak (insanlardan önce) o yollanmış. Adının Yolcu olması bu yüzden. Her türlü gözlem ve analizin yanı sıra, çevresindeki kaynaklardan yararlanarak insanlar için gereken altyapıyı kuran ve sürdüren şey bu. Buradaki her türlü üretimin ve teknolojinin merkezinde Yolcu var. Aaru’daki uygarlık Yolcu sayesinde kurulmuş.

Bir gün önceki saldırı bitmiş. İnsanlar yaralarını sarıyorlar.

Alçalarak yere, evlere yaklaşıyorsun. Hikâyenin kahramanını arıyorsun.

……………………………………………………………………………………………………………………….

Juna gürültünün içinde gözlerini açtı. Üzerinde büyük bir ağırlık vardı. Gözlerini kapatmak ve daha saatlerce, günlerce uyumak istiyordu.

“Tanum söylemişti bunu,” diye birisinin inlediğini duydu. “Burası bizim cennetimiz değil.”

Kapattığı gözlerini kırpıştırarak yeniden açtı. Kafasını zorlukla çevirerek etrafına bakındı.

Standart tek odalı evlerden birinin içinde yerde yatıyordu. Uzak duvara bitişik tek kişilik yatakta ağır yaralı birisi vardı. Diğerleri, onun gibi yerde uzanmış ya da duvara yaslanmış bir şekildeydiler.

Kendisi hariç yedi kişi saydı. Buradakilerin çoğunu tanıyordu.

Yerde uzanan Sadem ve onun başını kucağında okşayan Errol. Saldırının başında Sadem’in yaralanmasını ve Errol’un onu taşıyarak götürmesini hatırladı. Sadem hayattaydı, ama kendinde değildi.

Petek ve küçük çocuğu Togo. Togo, Aaru’daki tek çocuktu. İkisi de iyi görünüyordu. Petek oğlunu sıkıca tutmuş, evin uzak köşesinde oturarak etrafı gözlüyordu.

Diğer tarafında, hemen Juna’nın yanında ise Alber yerde oturuyordu. Kırarak önüne çektiği dizlerinin üstüne ellerini ve başını koymuş, ağrılarına rağmen uyumaya çalışıyordu.

“Burada olmamalıydık. Herşey en başından büyük bir hataydı. Aaru bunu yüzümüze vuruyor şimdi.” İnleyen ses yatakta yatan kişiden geliyordu. Yanıklar yüzünden neye benzediğini, hatta cinsiyetini bile anlayamıyordu Juna. Tanum’un derslerine girenlerden biri olduğu belliydi.

Petek oturduğu köşeden, “Kes sesini!” dedi yüksek sesle. “Buradayız ve geri dönmüyoruz. Küçük masal grubunuzun fantezilerini kendine sakla. Bazılarımız ayakta kalarak savaşmaya çalışıyor.”

“Ne oluyor burada?” Zar kapıdan, kasabanın tek doktoru Slozan, yanında iki gençle birlikte hızla içeri girdi. Kapının yanındaki ufak göstergenin önünde elini sallayarak dışarıyla ses geçirgenliğini asgariye indirdi ve içerinin aydınlığını artırdı. Dışarının karmaşasından içeri gelen gürültü bir anda kesildi.

Petek, “Arkadaşımız buradan gitmemiz gerektiğini söylüyor,” dedi yataktaki yaralıyı göstererek. “Tanum haklı çıktı diyor, ne demekse.”

Slozan yataktaki yaralıya yaklaşıp üstüne eğildi. “Bunun durumu sizden ağır, sayıklaması normal. Onu acil revirlerden birine alalım.” Peşinden gelen gençlerden kahverengi tenli, ince uzun kollu adama işaret etti.

Adam, yaralının üzerine küçük kırmızı bir etiket yapıştırdı. Etiket titreyerek eridi ve yaralının etrafında ağır yaralı olduğunu gösteren loş kırmızı bir hale belirdi. Genç adam, “Acillerde yer yok ki,” diye söylendi. “Akın akın yaralı yağıyor.”

Slozan ona döndü. “Yer yoksa yaratırız,” dedi kızgınlıkla. “Evlerden daha fazlasını acile çeviririz ya da Yolcu’ya yenilerini yaptırırız. Ama bu… adamı burada bırakamayız.” Kemerine takılı metal tutacaklardan birini çıkardı ve eliyle sıktı. Önünde üç boyutlu sabitleştirici bir güç alanı belirdi. Slozan tutacağı yatağa doğru çevirdi ve güç alanının daralarak yaralıyı çevrelemesini bekledi. Sonra yönünü değiştirerek ‘adamı’ hareket ettirdi. Hiç zorlanmadan, güç alanının içindeki yaralıyı havada tutarak evin dışına doğru yönlendirdi. Dışarı çıkarken tutacağı genç adama verdi ve “Sen onu götür, ben sıradaki eve gidiyorum,” dedi. Yanındaki diğer gence de (daha sakin görünen, kısa siyah saçlı, kısa boylu genç bir kız) “Sen de bunlara bak,” dedi. “İlk müdahaleleri yap. Durumlarını not et ve gerekirse bana haber ver.” Kız başıyla onayladı.

Yaralı adam güç alanının içinde dışarıya çıkarılırken bir kez daha inledi. “Gölge biziz,” dedi hırıltılı sesiyle. “Gölgeden ayrıldık…” Sonra zar kapıdan geçti ve sesi kesildi.

Slozan ve yaralı adam çıktıktan sonra, kısa boylu kız beline kendi güç alanıyla bağlı olan sağlık paketinden küçük bir tanı cihazı çıkardı. Cihazı yumruk haline getirdiği sol eliyle tuttu ve elinin tersinin üzerinde oluşan renkli ve akan holografik şekilleri, sayı dizilerini seyretti. Sonra, Petek’e yanına giderek elini ona doğrulttu ve üzerinde hafifçe gezdirdi. Elinin üzerinde çıkan tanı sonuçlarına kısaca baktıktan sonra, sağ elini sağlık paketine sokarak küçük, minik namlulu bir silaha benzeyen portatif nanobot üreticisini çıkardı. Tanı cihazını tuttuğu elini üreticiye yaklaştırdığında, elinin tersindeki tanı hologramları cihaza doğru kayarak ortadan kayboldular. Hiç ses çıkmayan yaklaşık on saniye sonra, üretici yeşil renkle parlamaya başladığında, namluyu Petek’in koluna dayayarak aleti eliyle sıktı ve gereken şekilde ona özel olarak üretilen nanobotların vücuduna geçmesini sağladı. Nanobotlar, girdikleri her yaralı vücudun içinde hızla dağılarak hasarı gidermeye ve vücudu onarmaya başlıyorlardı.

Juna tüm bu işlemleri dikkatle izliyordu. Petek ve Togo’dan sonra Errol sessizce genç kızın kendi üzerinde işlemleri yapmasını bekledi. Sadem ise nanobot enjeksiyonu sırasında hafifçe inledi. Errol başını okşayarak ve kulağına bir şeyler fısıldarken sustu.

‘Bunlar birbirini seviyor,’ diye düşündü Juna. Bunu zaten biliyordu, ama sevgiyi görmek, onu bilmekten daha farklıydı her zaman. Bu ikisiyle ilk başta iyi arkadaşlardı. Hatta Proje’ye girebilmek için geçmeleri gereken testte hep birlikte hile bile yapmışlardı. Daha sonra Errol’un herkesin önünde Juna’ya o saçma kur yapma denemesi (gevelemesi) sonrasında Juna ile aralarına soğukluk girmişti. Ama birbirlerini sevdiklerini görebiliyordu Juna.

Genç kızın elini gözünün önünde salladığını gördü. Sadem ve Errol’a bakarken, yanına geldiğini fark etmemişti. Genç kız, Juna’nın vücudu üzerinde dolaştırdığı tanı cihazının, elinin üzerinde akan sonuçlarına kaşlarını çatarak bir süre baktı. Sonra, cihazı tekrar Juna’nın üzerine doğrultarak (bu sefer daha yavaşça) dolaştırdı.

Juna doğrularak ayağa kalkmaya çabaladı. Alber onun kolunu tuttu ve “Canın çok yanmıyor, değil mi?” diye sordu. Juna başını hafifçe salladı – henüz konuşabilecek durumda olduğunu sanmıyordu, ama burada yerde yatacak da değildi. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Çaresiz durumda, yerde, hareketsiz, birilerinin kendisini tedavi etmesini bekleyecek durumda olmaması gerekiyordu.

Genç kız tanıları tekrar okurken hafif bir hayret nidası attı. “Çok mu kötü?” diye sordu Alber.

“Bekle,” dedi genç kız ve Juna’ya özel üretilen nanobotları enjekte etti. Sonra Alber’i muayeneye geçti ve onun tanılarını okurken, “Senin durumun ondan daha iyi değil,” dedi. Boş yatağı işaret ederek, “Uzansan iyi olur. Nanobotların etki etme süresi birkaç saat ile birkaç gün arasında değişiyor. Daha hızlı iyileşmen için dinlenmen lazım.”

Gönülsüzce yatağa geçen Alber’in enjeksiyonu yaptıktan sonra tekrar Juna’nın yanına döndü ve eğilerek, “Bilmiyordum, tebrikler,” diye fısıldadı. “Durumu iyi, merak etme.”

Juna, “Neyin durumu?” diye fısıldayarak karşılık verdi. Kim olduğunu mu anlamıştı? Bu kız da mı Birlik’in ajanıydı? Tanı cihazı Juna’nın gerçekte kim olduğunu mu göstermişti? Ayrıca bu kısa saçlı kız niye yakın arkadaşıymış gibi davranıyordu?

Çok saçmaydı ve düşündükçe daha da saçmalaşıyordu. Aynı anda hem kalkarak bir şeyler yapmak, hem de olduğu yerde uzanmak, uyumak, olan biteni unutmak istiyordu.

“Bebeğinin tabii ki,” diye fısıldadı genç kız gülümseyerek.

Juna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı.

 

Devam edecek…

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.