Etiketler

, , , ,


singularity

Boşlukta bir noktasın.

Bedenin ve sesin yok, tam bir sessizlik ve yokluğun ortasındasın.

Burada herşey hiçliğe ve yokluğa karışıyor; hayatta kalan, varolan hiç bir şey yok.

Senden başka…

Tek bir noktasın, çözülüp yok olmamak için kendi kendine tutunmaya çalışıyorsun. Zifiri karanlıkta zayıf, titrek bir kibrit alevinin son kalan kıvılcımı gibi tek başınasın.

Sönmemeye çalışıyorsun.  İçinde kalan son kıvılcımla kendine tutunuyorsun. Kendin olan o tek bir noktayı tüm benliğinle sarıp sarmalıyorsun ve hiçlikten korumaya çalışıyorsun.

Geçmişin yok, hiçbir şey hatırlamıyorsun. Duyguların, hatta düşüncen yok. Tek içgüdüsü hayatta kalmak olan tek hücreli basit bir canlıdan farkın yok. Onun gibi, sen de kim olduğunu bilmiyorsun. Sadece varsın.

Kendini korumak için çabalarken, belli belirsiz, tüm hayatının her zaman bu çaresiz debelenmeden ibaret olmadığını hissediyorsun.

Geçmiş ve gelecek kavramın yok, aslında burada zaman da yok. Buna rağmen, (zamanın olduğu başka bir yerde) geçmişte, şimdiki halinden daha fazlası olduğunu hissediyorsun. Burası senin olman gereken bir yer değil. Tüm varlığını, bedenini, bilincini ve kişiliğini sadece burada hayatta kalabilmek için katman katman atarak tek bir noktaya kadar küçüldüğünü anlıyorsun. Tıpkı düşmemek için ağırlıklarını atan bir sıcak hava balonu gibi…

Merak ediyorsun, ama neyi merak ettiğini bile bilmiyorsun.

Sonsuzluk kadar bekliyorsun…

…………………………………………………………………………….

Bir şeyler oluyor.

Duyuların olmadığı için ne olduğunu algılayamıyorsun, ama etrafını sararak koruduğun kendi bilinç noktanın dışındaki yokluğun anlık olarak değiştiğini ve tekrar eski haline, yokluğa döndüğünü hissediyorsun.

Bu bir kere oluyor, sonra tekrar, sonra tekrar…

Dikkatlice, kendini bırakmadan, bilincinin çok küçük bir bölümünü dışarıya yöneltiyorsun. O tek nokta bilincinin üzerine çok ince bir tabaka çıkararak sarıyorsun ve bu tabaka ile dışarıyı algılamaya çalışıyorsun.

Önce görmeye başlıyorsun.

Algılayamadığın kadar kısa sürelerde belirip kaybolan şekilleri fark ediyorsun. Büyük olduklarını ve bir yerden gelip başka bir yere gittiklerini anlıyorsun sadece. Burada kalmıyorlar, yoksa onlar da hiçliğe karışırlardı.

Merakın artıyor. Ama bu kadar kısa sürede hiçbirini inceleme şansın yok.

Sonra, burada aslında zamanın da olmadığını içgüdüsel olarak fark ediyorsun. Yani, algıladığın süreler senin istediğin kadar kısa veya uzun olabilir. Senin seçimin…

Kontrolü ele alıyorsun ve zamanı uzatıyorsun (ya da kendini yavaşlatıyorsun). Şekiller artık kaybolmuyor, onları istediğin kadar uzun inceleyebiliyorsun.

Gördüğün şeylerin anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyor ve öğrenmeye başlıyorsun. Öğrendiklerinin hepsi sana doğal geliyor, unuttuğun bir rüyayı hatırlıyor gibisin.

Görünüp kaybolan şekiller birer uzay gemisi.

Uzayda uzun mesafeleri kolayca aşabilmek için önceden sabitlenmiş tekillik noktalarını kullanıyorlar. Bir metro ağını kullanır gibi, bir tekillik noktasına girerek uzayda gidecekleri yere yakın başka bir tekillik noktasından, hiç zaman geçirmeden çıkıyorlar.

Tekillik noktaları birbirine “solucan delikleri” ile bağlı. Bunu yapanlar, tekillik noktalarını kuranlar bile bunu sadece teorik olarak biliyor. Sistemi kullananlar için de önceki ve sonraki tekillik noktaları var sadece. Kimse burada kalmıyor. Burada kalan hiçbir şey yaşamıyor.

Sadece sen varsın…

Algını daha da açarak bu gemilerin içlerini görmeye çalışıyorsun.

Uzay boşluğundan korunmak için inşa edilmiş dış çeperlerini, radyasyon kalkanlarını geçerek içeri giriyorsun. Işık hızına yakın hızlarda ilerlemelerini sağlayan motorları, güvenlik sistemlerini geçiyorsun.

İnsanları farkediyorsun.

Gemilerin bazılarında birkaç adet, bazılarında ise yüzlercesi. İş ya da tatil için seyahat eden insanlar…

Aralarında dolaşıyorsun. Zaman onlar için durduğu, ya da senin için sonsuzluk kadar uzadığı için, hepsi heykel gibi durağan. Konuşurken, yürürken, uyurken donmuş insanlar.

Bilincin onların etrafında dolaşıyor ve onların bilinçlerini seziyorsun. Ne düşündüklerini, isteklerini, korkularını, tutkularını ve sonsuz duygularını hissediyorsun. Hepsi birbirinden farklı ve karmaşık. Hepsinin farklı hikâyeleri var.

Hikâyelerini dinlemeye başlıyorsun…

Hayatlarını, geçmişlerini, gelecek planlarını, aşklarını ve kederlerini, ilişkilerini, birbirinin içine giren sonsuz desenleri öğreniyorsun.

Her şey anlam kazanmaya başlıyor. Bilincin katman katman büyüyor. Büyük resmi görmeye yaklaşıyorsun.

5000 yılındasın, daha doğrusu bulunduğun bu solucan deliğinin dışındaki insanlar bu yılda. İnsanlar iki yüzden fazla gezegende yaşıyorlar ve Birlik adındaki bir yönetim tarafından idare ediliyorlar. Üstün Temsil dedikleri bir sistemleri var; iki trilyondan fazla insanın Birlik’in yönetiminde söz sahibi olmasını böyle sağlıyorlar.

Ama arka planda başka hikâyeler de var. Çok az kişinin bildiği, Birlik’in ve içinde yaşayan insanların kaderlerini etkileyecek güç savaşları, gizli planlar ve entrikalar…

Tekilliklerden geçen yüzlerce, binlerce geminin her birinin içinde gezerek, her bir insanın bilincini özümseyerek, tüm kayıtları, sanat eserlerini, haberleri, basılı evrakları teker teker inceleyerek dışarıda çok az kişinin bildiği bir şeylerin döndüğünü hissediyorsun. Ama ne olduğunu henüz sen de anlamıyorsun.

Dikkatini yeniden tekilliklerden geçen binlerce insanın duygularına, düşüncelerine yöneltiyorsun. Genel bir endişe seziyorsun. Bazılarında az, bazılarında daha çok, ama hemen hepsinde var.

Tekilliklerden geçerken korkuyorlar.

Bunun nedenini öğrenmen uzun sürmüyor: Bundan aylar önce, bir tekillik kazası yaşanmış. İnsanlık tarihinde ilk kez, bir tekillikten geçen bir yolcu gemisi diğer taraftan çıkamamış ve kaybolmuş. Gemiden ve içindeki insanlardan haber alınamamış. İnsanlar daha önce düşünmeden güvendikleri bu tekilliklerden artık korkuyorlar. Ama bunları kullanmaktan başka çareleri de yok – aksi halde bir gezegenden diğerine gitmek için hayatlarından yılları, onyılları harcamaları gerekecek.

Bu kazanın holo-haber kayıtlarını izliyorsun ve dinliyorsun (artık duymaya da başladın). Kazada ölenlerin içinde ünlü bir haber muhabiri de var. Resimlerini görüyorsun – Pruz adındaki genç bir kadın gazeteci bu, Birlik’te onu takip eden milyarlarca izleyicisi var. Bir tatil gezegeni olan Gematra’dan Dünya’ya dönmek için bindiği gemi tekillikten çıkamamış ve diğer yolcularla birlikte… Tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor, ama öldüğü varsayılıyor ve adına anma etkinlikleri düzenleniyor.

Bilincin sarsılıyor.

Öğrendiklerinle katman katman büyüyen bilincin dışarıya doğru patlıyor, sonra kendi içine çöküyor ve bir kalp atışı gibi gümbürdemeye başlıyor… Her şey çöküyor; görmeye başladığın büyük resim bir yapboz gibi sonsuz parçalara dağılıyor ve yeni bir biçimde tekrar birleşiyor.

Hatırlıyorsun.

İlk kez konuşuyorsun ve sadece sen duyuyorsun: “Benim adım Pruz.”

“Benim adım Pruz. Ben bir insanım.”

……………………………………………………………………………

Daha fazlasını öğrenmek istiyorsun – ne de olsa merak etmek ve araştırmak Pruz’un (senin eskiden olduğun insanın) en başarılı olduğu konu. Bilincini yayarak aynı anda daha fazla geminin içine giriyor ve araştırıyorsun. Zamanı istediğin gibi yavaşlatıyor ve hızlandırıyorsun. Çok şey öğreniyorsun ve bilincin büyümeye devam ediyor; ama aradığın bilgi burada değil. Sana tekillikte gerçekte ne olduğunu kimse bilmiyor, ya da bilgi gerçekten çok derinlerde gizli.

Daha uzaklara uzanmaya çabalıyorsun. İçinde tıkılı olduğun bu solucan deliğinden dışarıya çıkmak için çabalıyorsun, ama bu mümkün değil.

Çaresizce bu yokluğun içinde dolanıyorsun ve bir çıkış yolu arıyorsun.

Sonra uzakta, farklı bir solucan deliğini fark ediyorsun. İçinde bulunduğun, uzayda farklı noktaları birbirine bağlayan metro ağından tamamen farklı bu. Sadece mekânda değil, zamanda da farklı iki noktayı birleştiriyor.

Bunu çok az kişi biliyor. Sezdiğin sırlardan birinin bu olduğunu anlıyorsun.

Birinci nokta, tekilliğin ilk ucu bu zamanda, yani 5000 yılında, Uradia adında bir gezegende bulunuyor. Ulaşabildiğin insanların ortak bilinçlerinde ve gemilerdeki kayıtlarda Uradia’yı araştırıyorsun. Adsız İnsanlık adındaki bir felsefi hareketin merkezi var Uradia’da. Birlik’teki tüm gezegenlerde az sayıda takipçileri ve sempatizanları olan bir düşünce akımı bu. Son bin yıllık sürede Uradia’ya yerleşmişler. Kendi özerk yönetimleri var, ama aynı zamanda Birlik’e de üyeler.

Tekilliğin ikinci ucunu arıyorsun. Bunun için, benliğinin bir bölümünü bu diğer solucan deliğine yolluyorsun. Bunu tam olarak nasıl yaptığını sen de bilmiyorsun, buradaki bilincin çok küçük kısmı kayboluyor ve orada kendiliğinden oluşuyor.

Tekilliğin diğer ucu, bir küsur milyon yıl geçmişte…

Adsız İnsanlık’ın Aaru adını verdiği bir gezegeni görüyorsun. İnsanların yaşamasına elverişli, atmosferi ve basit bir bitki ve hayvan yaşamı olan bir gezegen burası. Bu şaşırtıcı, çünkü insanlar şu ana kadar kendileri için yaşanılır şartlarda bir gezegene rastlamadılar. Cansız, ya da çok ilkel şartlardaki gezegenleri terraform ederek dünyalaştırdılar – atmosfer oluşturdular, ekoloji yaratılar ve sonra o gezegenlere yerleştiler. Aaru’da ise böyle bir şey yapılmamış, burası en başından yaşanılır şartları taşıyor. Belki de Adsız İnsanlık’takiler bu nedenle burayı aradılar ve buldular.

Tekilliğin Aaru’daki ikinci ucuna “Çapa” adını veriyorlar. İki uçta zaman birbirine paralel ilerliyor. Yani, burada bir gün geçtiği zaman, Aaru’da da bir gün geçmiş oluyor. İki nokta arasındaki sabit bir küsur milyon yıllık süre değişmiyor, buna “x” diyorlar.

Bunun çok iyi korunan bir sır olduğunu anlıyorsun. Adsız İnsanlık’ın içinde bile bunu bilen kişi sayısı çok sınırlı. Buna kendi aralarında kısaca “Proje” diyorlar. 5000 yılının başında Çapa’yı aktif hale getirmişler. Uradia’dan Aaru’ya küçük gruplar halinde göç etmeye başlamışlar ve şimdiden küçük çapta kasaba büyüklüğünde bir topluluk oluşturmuşlar.

Yolculuk tek yönlü. Sadece Aaru’ya, yani geçmişe gidilebiliyor. Temelli bir göç söz konusu. Oradan buraya kimse gelemiyor, ama birbirleriyle konuşabiliyorlar. Bilgi akışı, iletişim çift yönlü.

Zamanın dokusu içindeki bu bağlantıdan, evrende başka bir tane yok. Tanım gereği, evrenin temel yasaları gereği bir kerede sadece bir bağlantı var olabiliyor. Bu da Adsız İnsanlık’ın elinde.

Diğer solucan deliğindeki bilincini zorlayarak diğer uçtan, Çapa’dan dışarı çıkmaya çabalıyorsun. Bunu yapmak, dışarıya çıkmak seni zorlamıyor. Algılarını yayarak Aaru’yu görmeye/duymaya başlıyorsun.

Burada sadece insanlar yok. İnsanlardan önce, başka canlılar ve zekâlar olduğunu seziyorsun.

Duyuların bir anda istilaya uğruyor. İnsanların acısını hissediyorsun.

. . .

Reklamlar