Etiketler

, , , , ,


bird-flock

1. Aaru

15 Ekim 5000 – x

 

Tesse kanatlarını çırparak yükseldi.

Yukarı doğru çıkarken gücünü idareli kullanıyordu – birkaç kere kanat çırp, yukarı doğru geniş bir spiral çizerek yüksel ve kanatlarını vücuduna yapıştırarak kendi hızınla ilerle. Yerden yükselen küçük alevler, havayı ısıtarak yükselmesini kolaylaştırıyordu. Birkaç spiral çizdikten sonra 50 metre yüksekliğe ulaşmıştı bile.

Ovat kanatlarını açmış halde, aynı sıcak havadan yararlanarak olduğu yerde sabit duruyordu. Kendisine doğru gelen dişi Tesse’yi selamladı ve aşağıyı seyretmeye devam etti.

“Herşey iyi gidiyor,” dedi Tesse. “Darmadağın oldular. Beklediğimizden kolay oldu.”

“Benim kuşkum yoktu zaten,” dedi Ovat. “Kendi evini savunanlar işgalcilere karşı her zaman avantajlıdır. Yeterince iyi bir planlama ve hazırlanmayla yapılamayacak şey yok.”

Tesse bulundukları yükseklikten aşağıya doğru baktı. Kendileri gibi binlerce kuş, dalgalar halinde geliyor ve pençelerindeki kilden kabukların içindeki kükürtlü küçük ateş parçalarını aşağıdaki hedeflerin üzerine doğru bırakıyordu. Kanat seslerinin yoğun uğultusunun altında insanların haykırışları duyuluyordu. Acı içinde kaçmaya çalışan insanların…

“İnsanların üstün varlıklar olduğunu ve onlara zarar veremeyeceğimizi söyleyenler buna ne diyecekler acaba?” dedi Ovat. “İlk darbeyi vurmak her zaman en doğru plandı, ama bunu bu şekilde yaparak psikolojik yıkıma uğramalarını da sağlıyoruz. Ama daha bitmedi. Son dalga geliyor, onlara katılalım.”

Ovat, kanatlarını açısını küçülterek aşağıya doğru süzülmeye başladı. Tesse de arkasından geliyordu.

Havanın kanat tüylerinin arasından geçmesini hissederek alçaldı. Kanatlarının açısını çok az değiştirerek yönünü düzeltebiliyordu. Havanın vücudunu yalayarak geçmesine izin verdi ve kanatlarını tamamen kapatarak kendi ağırlığıyla aşağıda, yerin 20 metre üzerindeki kuş kitlesinin arasına karıştı.

………………………………………………..

Alber donakalmış, etrafındakileri izliyordu. Yukarıdan yağan ateş parçaları düştükleri yerde sönmüyor ve mavi bir alevle yanmaya devam ediyordu. Panikle kaçmaya çalışan insanların bazıları bu alevlere basınca acıyla haykırıyor ve yere yuvarlanıyordu. Bir kısmı bir daha kalkamıyordu. Diğerleri nereye gideceğini bilmeden kaçmaya çalışıyor, birbirlerine çarpan insanlar da yukarıdan yağan alevler için daha kolay hedef oluşturuyordu.

‘Kuşlar mı atıyor bunları?’ diye düşündü. ‘Nasıl olabilir?’ Yukarı bakmaya cesaret edemiyordu. Kendisinin de kaçması gerektiğini biliyordu. En azından kasabaya, ufak binalara doğru gitmesi gerekiyordu, ama bunu bu karmaşada nasıl yapabileceğini bilmiyordu.

Karmaşanın ortasında durmuş, bir holo-filmin içindeymiş gibi etrafını seyrediyordu.

Sonra ileride yerde yatan genç kadını fark etti.

Kaçışan insanların ve yağan alevlerin arasından zorlukla seçiliyordu, ama onu iyi tanıyordu. “Juna!” diye bağırdı ve ona doğru ilerledi.

Haykırarak kaçan bir adamla çarpışmaktan yana çekilerek son anda kurtuldu, ama dengesini sağlamaya çalışırken sağ ayak bileğinin üzerine normalden fazla yüklenmişti. Burkulan bileğinin acısını gözardı etmeye çalışarak doğru yönde birkaç adım daha attı; ama her adımında vücudu kendisine isyan ediyordu. Sol ayağının üzerinde sekerek devam etmeye çalıştı, ama koşan kalabalıktan birisinin sırtına çarpması ile yere yuvarlandı.

Elleri ile düşüşünün şiddetini yavaşlatmıştı (gerçi şimdi kolları ve bilekleri de hırpalanmıştı). Bu kadar fiziksel çabaya alışkın olmayan vücudunun kendisini engellediğinin farkındaydı; sonuçta Alber bir ekonomist ve araştırmacıydı – en azından Aaru’da. Gerçi Aaru’ya gelmeden önce de bundan pek farklı bir yaşantısı yoktu; eskiden Adsız İnsanlık’a bağlı Fon’un bir tahsisçisiydi ve hiçbir zaman aktif bir spor yaşamı olmamıştı. Aaru’nun yeni bir başlangıç olması gerekiyordu, ama anlaşılan eski alışkanlıkları değiştirmek zamanda yolculuk yapmaktan daha zordu.

Alber yuvarlandığı yerde dengesini bularak yüzüstü doğruldu ve etrafına bakındı. Alev yağmuru devam ediyordu. Yere düşen küçük alevler yanmaya devam ediyor ve koşan insanların yollarını değiştirmelerine neden oluyordu, bu da karmaşayı daha artırıyordu. Alevler Alber’in görüş açısını da daraltıyordu, gözlerini kısarak sadece çok yakınını görebiliyordu.

Ağırlığını diğer koluna vererek öteki tarafına baktı. İlk gördüğü Juna’ydı. Alber’den iki metre ötede, kızıl saçları yüzünü kapatmış bir şekilde yerde hareketsiz yatıyordu. Ona doğru süründü ve yaklaşırken bir kez daha “Juna!” diye bağırdı. Yanıt gelmiyordu.

Yanına geldiğinde önce eliyle birkaç kez sarstı ve tepki vermesini bekledi. Tepki gelmeyince, doğrularak dizlerinin üstünde dengede durdu ve Juna’yı kendine doğru çevirdi.

Saçlarının ufak kıvılcımlarla yanmakta olduğunu o zaman fark etti. Alevler içinde değildi, ama içten içe yanıyor gibiydi. Çıplak elleriyle bunu durdurmaya çalıştı, ama bu ellerinin yanmasından başka bir şeye yaramadı. Sonra Juna’nın yüzünü gördü.

Gözleri açıktı ve çok uzaktaki bir yere bakar gibi mat ve hareketsizdi. Yüzünün sağ tarafında ise alnında ve yanağında yanıklar vardı; düştüğü yerdeki alevler yüzünü yakmaya başlamıştı. Alber, daha fazla gecikmesi durumunda ne olacağını düşünmemeye çalışarak elleriyle Juna’nın yüzünü tuttu ve alevlerin sönmesini sağlamaya çalıştı. Kendi acısını göz ardı etmeye çalışıyordu, ama onun için bu o kadar kolay değildi.

Sonra Juna’nın yüzüne yaklaşarak “Geçti, bir şey yok,” diye bir şeyler mırıldanmaya çalıştı. Bunu yaparken eliyle Juna’nın burnundan ve ağzından nefes alıp almadığını kontrol etmeye çalışıyordu. ‘Bir insan bu kadar acıya rağmen baygın kalabilir mi?’

Bu karmaşada emin olamıyordu, ama çok hafif bir nefesin acı içindeki parmaklarına değdiğini düşündü. Bunu belki de sadece umut ettiğinin farkındaydı, ama ne olursa olsun Juna’yı burada bırakacak değildi.

Önce elleriyle yerden kuvvet alarak iki ayağının üzerinde kalktı. Sağ ayak bileği artık dayanılmaz bir acı içindeydi, ama belli bir açıyla bastığında bu acının bir nebze azaldığını fark etmişti. Sonra eğilerek Juna’yı kucağına aldı ve belindeki korkunç ağrıya aldırmadan yukarı kaldırdı.

Bunu yapmak zorundaydı. Hayatında yaptığı son şey bile olsa, bunu yapacaktı.

Etrafına bakındı, ayaktayken görüş açısı yerdekinden kesinlikle daha genişti. Etraftaki kalabalık azalmıştı. İnsanlar kasabaya doğru kaçmaya, kuşlar da onları takip ederek alevler yağdırmaya devam ediyorlardı. Yere düşenlerden bir kısmı kalkarak devam etmeye çabalıyordu, ama bazıları hareketsizdi.

Alber, kucağında Juna’yla birlikte, kasabaya doğru gitmeye başladı. Hızlı gidemiyordu ve yürürken sağ ayağının üzerinde topallaması gerekiyordu. Bazı insanların yanlarından hızla koşarak geçtiğini fark etti, artık herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Yukarıdan yağan alevlerden kaçmak için bazen yanlara doğru adım atması gerekiyordu, bu da yollarını biraz daha uzatıyordu. Alevlerden hep kaçamayacağının da farkındaydı.

Sonra, o gürültü ve karmaşanın içinde, kulağının dibinden hızla geçen bir şeyin sesini duydu. Aynı anda, biraz önce yanlarından geçen genç bir adamın sırtına çarpan ufak bir nesnenin şiddetiyle yere yuvarlandığını gördü. Geri dönüp ne olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu, hem bunun için zamanı da yoktu. Hızlanarak bir an önce kasabaya ulaşmalıydı.

………………………………………………….

Juna, önce sarsıldığını hissetti….

(Devam edecek)

Reklamlar