Teargas

Juna, önce sarsıldığını hissetti.

Önce sert bir darbe, sonra daha hafif, bir fırçanın sürümesine benzer bir ikincisi. Tekrar sert ve tekrar hafif. Kendini devamlı tekrarlayan, basit bir müzik parçası gibi bir tempo…

Her bir notasında Juna’yı da sarsan bir şarkı…

Juna, darbelerin kendisine doğrudan değil, uzak ve derinden geldiğini hissetti. Sanki başka bir nesnenin içinde yumuşayarak ulaşıyordu kendisine. Gözlerini açmaya çalıştı. Ne olduğunu anlamalıydı.

Gözlerini açamadı, çünkü zaten açıktılar. Ama görüntüler ve sesler bir anda kafasının içine doluştu, sanki sadece Juna’nın bunu istemesini bekliyorlardı. Karmaşanın ve paniğin tüm şiddetiyle etrafını kaplamasını hayretle izledi. Bir kabusun içine uyanmış gibiydi. ‘Uyanınca kabus biter, başlamaz,’ diye düşündü.

Kendisini boynunun altından ve bacaklarından tutarak taşımaya çalışan birinin kollarında olduğunu o anda farketti. Yukarı bakarak yüzünü seçmeye çalıştı. Her adımında sarsılarak (ve Juna’yı da sarsarak) koşmaya çalıştığı için net görmesi çok zordu, ama Alber’i hemen tanıdı. Aaru’daki çalışma arkadaşı, belki de arkadaş diyebileceği tek kişi olan Alber… Biraz önce, kendine gelmeden önce hissettiği tempo da Alber’in adımlarından kaynaklanıyordu. Bir adımı sert ve düzgün, diğeri ise güçsüz… Anlaşılan topallayarak koşmaya çalışıyordu.

Yukarıdan yağan alevlerin, sanki bir holo-film izliyormuş gibi yavaş çekimde, etraflarına düşmesini izledi. Tepelerinde uçan kuşlar (yüzlercesi, binlercesi) kanat seslerini keserek insanların üzerine doğru süzülüyor, sonra pençelerindeki kilden topakları açarak ateşi aşağıya bırakıyorlardı. ‘İyi ki üzerimize gelmiyor,’ diye düşünürken, suratındaki acıyı hissetti.

Kenarda, boşlukta sallanan elini suratına götürdü yanan kafa ve yüz derisini yokladı. Dokununca acı artıyordu, yüzünü buruşturarak elini çekti. Yandığı kesindi, ne kadar kötü olduğunu ise o anda anlamasına olanak yoktu.

Başka şeyler düşünerek acıyı unutmaya çalıştı. Aaru’da olduğunu biliyordu. Adsız İnsanlık’ın geçmişe açtığı gizli bir solucan deliğinden, 5000 yılından buraya gelmişti. Ama gizlilik bundan fazlaydı.

Juna, buraya Birlik’in bir ajanı olarak girmişti. Bunu başarabilmek için ise tüm geçmişini, kimliğini terketmek zorunda bırakılmıştı. Geçmişteki adı bu değildi. Kimliği bu değildi.

Cinsiyeti bu değildi!

Daha önce Birlik’in Genel İstihbarat teşkilatında Hilkat adında genç (ve erkek) bir ajandı. Birlik, Adsız İnsanlık’ın bir şeyler çevirdiğinden kuşkulanıyordu, ama elinde hiçbir bilgi yoktu. Bu nedenle Hilkat’ı kullanmışlardı. Birlik’in gezegenler, devletler seviyesindeki konularda uzman teşkilatı olan Kozmik İstihbarat ve onun başındaki Zedler, Hilkat’ın bir olayda ölmesini sağlamıştı.

Hilkat ölmüştü. Bir yolcu gemisinde, herkesin gözü önünde, acılar içinde öldürülmüştü.

Herkesin görmediği şey ise, Hilkat’ın bilincinin şu andaki bedenine, Juna’ya aktarılmış olduğuydu. Juna (gerçek Juna) aslında Adsız İnsanlık’ın içinde yer alan Rimson adındaki üst düzey bir mühendisin torunuydu ve parlak bir araştırmacı ve teorisyendi. Adsız İnsanlık’ın ana gezegeni Uradia’ya gitmesi ve aralarına karışması hiç dikkat çekmemişti.

Artık Juna’ydı. Eski hayatını, hayallerini, geleceğini tamamen geride bırakmıştı. Ama bununla kalmamıştı.

Adsız İnsanlık’ın gizli Proje’sine katılmak için seçilmişti ve Aaru’ya giden (göç eden) ilk grupların içinde yer almıştı. Aaru’ya gidiş tek yönlüydü. 5000 yılı ile şu an (bir milyon yıldan fazla geçmiş) arasındaki bağlantı kalıcıydı ve iki taraf arasında haberleşme ve bilgi akışı çift taraflıydı. Ama Aaru’dan oraya, Uradia’ya gidilemiyordu. Dönüşü olmayan, tek yönlü bir yolculuktu bu.

Ve Juna artık buradaydı. Eski bedeninden, hayatından koparılmış, kendi evreninden ve zamanından uzağa düşmüştü. Gerçi Adsız İnsanlık’ın içinde ulaştığı bilgileri, Proje hakkında öğrendiklerini Birlik’e iletmenin bir yolunu bulmuştu. Aaru’ya gitmeden kısa süre önce Torai adlı başka bir Birlik ajanı, Juna’nın geçmişteki erkek arkadaşı gibi davranarak, onu ziyarete gelmişti. Torai ile birlikte geçirdikleri gece, edindiği tüm bilgileri ona aktarmıştı.

O gece başka bir şey de olmuştu, ama Juna şimdi bunu düşünmek istemiyordu.

Aaru’da bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünürken, şimdi bir anda bunlar olmuştu. Kimsenin beklemediği bir saldırıya uğramışlardı ve darmadağın olmuşlardı. Burada bir düşman bulmayı beklemiyorlardı. Zeka yoktu, sadece basit bir bitki ve hayvan yaşamı vardı; ama anlaşılan yanılmışlardı.

Biraz önce baygınken bir rüya gördüğünü hatırladı ve ne gördüğünü hatırlamak için kendisini zorladı. Rüyaları hatırlamanın zor olduğunu biliyordu, ama bu sadece bir rüya değildi. Juna’nın kendi geçmişine ait bir anıydı ve nasıl olduysa, baygınken bunu ilk kez tüm açıklığıyla hatırlamıştı. Ayrıntılarını bu karmaşada hatırlayamıyordu, ama Juna’nın (eski Juna’nın) ölümü ile ilgili olduğunu biliyordu.

Evet, bu görev için Hilkat gibi Juna’nın da ölmesi gerekiyordu. Dünya’da, ilkel bir yerde, insanların teknolojiden uzak şartlarda yaşadığı sözde özerk bir rezervasyon alanında olmuştu bu. Ancak bu kadarını hatırlayabiliyordu. Bir de Torai’ı…

Titreyerek irkildi. Torai!

Kendisini, Juna’yı öldüren Torai’dı. Uradia’daki o gece birlikte olduğu Torai…

Daha önce öldürdüğü o kadınla birlikte olmuştu ve bundan hiçbir rahatsızlık duymamıştı. Görevin gerektirdiği gizlilikten, profesyonellikten başka bir şeydi bu. Son derece doğal bir şeymiş gibi Juna’nın tenine dokunmuştu…

Juna’nın midesi bulandı ve kusmamak için kendisini tuttu.

Öfkeliydi.

Hayatının, ne kadar önemli bir görev için olursa olsun, kendisine sorulmadan silip atılmasına, eski kimliğini, cinsiyetini bir yılanın derisinden kurtulması gibi geride bırakmak zorunda bırakılmasına öfkeliydi.

Kendi bildiği, alıştığı trilyonlarca insanla dolu Galaksi’den koparılıp, zamanın derinliklerine geri dönüşü olmadan yollanmasına öfkeliydi.

Burada yeni bir başlangıç yapmak için gelen insanların arasındayken, bilmediği bir şey tarafından saldırıya uğramaktan, insanların katledilmesinden ötürü öfkeliydi. Suratının yanmasından dolayı öfkeliydi. Hissettiği dayanılmaz acı yüzünden öfkeliydi.

Bir başka insanın kollarında, çaresizce taşınıyor olmasına öfkeliydi.

Derinden gelen boğuk bir gümbürdeme ile şimdiki ana döndü. Ses arkalarından, Alber’in koştuğu yönün tersinden geliyordu. Başını o tarafa çevirdi ve yağan alevlerin arasından kendilerine ve kaçan diğer insanlara yaklaşan şekilleri gördü.

İnsana benziyorlardı, ama yaklaştıkça (arayı gitgide kapatıyorlardı) daha iri oldukları ve vücutlarının tüylerle kaplı olduğu görülebiliyordu. Koşarken genellikle arka ayakları ile birlikte ellerini de yumruk yaparak kullanıyorlar, dört nala geliyorlardı. Ayak seslerinin gümbürtüsü onlar yaklaştıkça gittikçe artıyordu.

Aralarından bir tanesi arka ayakları üzerinde doğruldu ve bir yumruğunu açarak içindeki küçük bir aleti onlara yöneltti.

‘Nişan alıyor sanki,’ diye düşündü Juna ve bir saniye sonra “Eğil!” diye bağırdı.

Alber, Juna’nın ne dediğinden çok, konuşabilmesine şaşırmıştı, ama bir yandan da koşmaya devam ediyordu.

“Eğil, kahrolası!” diye tekrar bağırdı Juna. Aynı anda kendisini Alber’in kollarından kurtararak dengesini bozdu ve ikisinin de yere yuvarlanmasını sağladı.

Tam o anda, büyük bir hızla uçan yuvarlak bir cismin havayı yararak, biraz önce oldukları yerden geçtiğini gördü. ‘Bu bir silah,’ diye düşündü. ‘Silahları var!’

Doğrularak insansıların geldiği tarafa baktı. Her biri benzer şekilde durarak ellerindeki küçük silahlarıyla nişan alıyor ve kaçışan insanları birer birer yere indiriyorlardı. Hepsinin hedefi farklıydı ve farklı yönlere doğru, hedeflerine doğru devam ediyorlardı. Az önce kendilerine ateş eden insansı ise hedefini kaçırdığı için şaşırmışa benziyordu; ama bu uzun sürmedi ve dört ayak üzerinde fırlayarak onların bulunduğu yer ile arasındaki mesafeyi aştı.

Juna ayağa kalktı. Alber’i arkasına aldı ve “Sakın ayağa kalkma!” diye bağırdı. “Kafanı koru!”

Alber şaşkınlıkla denileni yaptı.

İnsansı hızla yaklaştı ve Juna’ya birkaç metre kala iki ayağını üzerinde doğruldu. Bunu yaparken hızını kaybetmedi. Ağzını açarak dişlerini gösterdi ve kalın sesiyle haykırarak Juna’nın üzerine doğru atıldı.

Juna onun gelişini beklerken kollarını iki yanına serbest bırakmış ve dik bir pozisyon almıştı. ‘Hedef göster,’ diye düşündü. ‘Hedefin kendisi ol.’

Genel İstihbarat’taki eğitimlerinden ve sonsuz gibi gelen tekrarlardan sonra bunu göz kırpar gibi kolaylıkla, adeta bir refleks gibi yapmayı öğrenmişti. Düşünmesine bile gerek yoktu.

İnsansı havada süzülerek ona yaklaşırken, Juna bir ayağını geriye attı ve eğilerek yerini değiştirdi. İnsansı şimdi Juna’nın bir an önce olduğu yere doğru uçarak süzülüyordu. Juna, onun kolunu yandan tuttu, geriye döndü ve ufak bir güçle insansıyı sırtının üzerinden yere doğru savurdu. İnsansı kendi hızı ile ters dönerek sırt üstü yere kapaklandı.

Juna, kendisine gelmesine fırsat vermeden arkasından boynuna atıldı ve sol koluyla desteklediği sağ koluyla sıkmaya başladı. Bunu daha önce hiçbir hayvan üzerinde denememişti, ama bu şey insana benzediği için işe yarayacağını umuyordu. Başka bir şansı da yoktu. Tüm gücüyle sıkarak insansının kafasını arkaya çekti.

Rüyasında, Juna’nın (eski Juna’nın) da boğazı sıkılarak öldürüldüğünü o anda hatırladı. Torai tarafından boğulmuştu. Son gördüğü insan Torai olmuştu.

Bu kadarı fazlaydı. Haykırarak kollarını bıraktı ve geriye sıçradı.

İnsansı yere yığılmış bir halde hareketsiz duruyordu. Ölmüş de olabilirdi, bayılmış da. Bunu kontrol edecek değildi. Ama yapması gereken bir şey daha vardı.

İnsansının yanına giderek sağ avucunu açtı ve içindeki küçük silahı aldı. İnsansının kocaman elinde küçük görünüyordu, ama aslında normal bir mikro silahından daha büyük boyuttaydı. Yüzeyi geniş, çok kısa bir silindir şeklindeydi bu. Anlaşılan iki tarafından bastırılarak çalıştırılıyordu; dış tarafında hiçbir mekanizma görülmüyordu. Juna bu tahminini denemeye karar verdi.

İnsansılardan işi biten (yani hedeflerini avlayan) bir kaçı onlara doğru yönelmişti. Biri sabit durarak elindeki silahı ortaya çıkarmıştı bile.

Juna, ‘Umarım tek atımlık değildir bunlar,’ diye düşünerek hedeflerini gözden geçirdi, öncelik sıralaması yaptı, silahı yere paralel tutarak nişan aldı ve elini hafifçe sıktı.

Silahtan fırlayan siyah daire havada ıslığa benzer bir ses çıkararak uçtu ve hedefini buldu. Tok bir sesle vurulan (kendilerine nişan alan) insansı yere düştü.

Silahın geri tepmesinin çok az olması Juna’yı şaşırttı. Bu kadar ilkel (kinetik!) bir silahın tek bir atıştan sonra parçalanmasını beklerdi. Ama şaşırmak için vakti yoktu. İkinci hedefine nişan aldı.

Sonra üçüncü, sonra dördüncü.

Beşincide silah çalışmadı. Anlaşılan içinde toplam 5 daire taşıyordu ve birincisini de insansı kullandığı için cephanesi tükenmişti.

Alber’e döndü ve kendisini büyük bir şaşkınlıkla izlediğini gördü. “Koşmalıyız,” dedi Juna. “Onlar bize yetişmeden kasabaya ulaşmalıyız.”

Alber ayağa kalktı ve Juna’yla beraber koşmaya başladı. Bir ayağı hala sakattı, ama şimdi Juna’yı taşımadığı için eskisinden hızlı ilerleyebiliyordu.

Etraflarında kasabaya koşan çok az kişi kalmıştı. Ya çoktan ulaşmışlardı, ya da avlanmışlardı. Juna koşarken başını kaldırarak gözleriyle yukarıyı taradı. Kuşların sayısı da azalmıştı. Kükürt kokulu alevleri insanların üzerine bırakanların yerine yenileri artık gelmiyordu. Fakat bırakılan alevler yerlerde yanmaya devam ediyordu. Küçük, mum ışığını andıran alev parçalarıydı; fakat yüzlercesi, binlercesi vardı ve yanmaya devam ediyorlardı. Ve her birinin küçük alevciklerinden yükselen kükürt kokulu dumanlar birbirlerine karışıyor, yoğun ve kesif bir sis bulutu oluşturuyordu. Bu sis görüş alanını daraltıyordu – on metreden daha sonrası gri sisin ve gecenin karanlığının arkasında seçilemiyordu.

Görüş alanının daralmasından daha kötüsü, sisin yükselirken yoğunlaşması ve nefes almayı zorlaştırmasıydı. Juna koşarken içine çektiği nefeslerin ciğerlerini yakmaya başladığını farketti. Duman aynı zamanda gözlerine giriyordu. ‘Göz yaşartıcı gaz! Bunu da planlamışlar,” diye düşündü. ‘Her kim planladıysa. Hedeflerinin görüşünü kısıtlıyor ve nefes almasını engelliyor. Kalleşçe, ama tam da bu ilkel şartlara göre.’

Hemen ne yapmak gerektiğini düşündü. Duramazlardı, dururlarsa sisin içinde boğulacaklardı. Peşlerinden gelen insansı olup olmadığını bilmiyordu (dönüp bakacak da değildi), ama olduğunu varsaymak zorundaydı. Bir kolunu burnunun ve gözlerinin üstüne kapatarak dumanı mümkün olduğunca engellemeye çalıştı, bu tamamen olmasa da dumanın etkisini azaltıyordu. Alber’in omzuna vurarak – konuşmadan – aynısını yapmasını istedi. Alber önce anlamadan gözlerini kırpıştırdı, sonra başıyla onayladı ve kolunu yüzünün üstüne kaldırarak koşmaya devam etti.

Juna Akademi’deki eğitiminde öğrendiği, binlerce yıl öncesindeki toplum olaylarında kullanılan ve ‘biber gazı’ adı verilen kimyasalları hatırladı. Tam da böyle bir şey olmalıydı. Elbette bunların kullanımı artık yasaklanmıştı ve kim kullanırsa kullansın savaş suçu kapsamına giriyordu.

Birkaç dakika daha koştuktan sonra tam karşılarında bir hafif, loş bir ışıltı fark ettiler. Yaklaştıkça yoğunluğu artıyordu.

“Kasaba,” dedi Juna. “Zarkubbeyi açmışlar. Oraya ulaşmalıyız.”

“Zarkubbe de ne?” dedi Alber.

“Sen koşmaya devam et, varınca anlarsın. Aynı evlerin zar kapıları gibi, ama daha…”

Juna sustu, çünkü daha önceki gibi derin bir gümbürdeme duymuştu. Bir ses duymaktan daha çok yerden, derinden gelen bir sarsıntıyı vücudunda hissediyordu. Bir biri ardına gelen geniş ve yükselen vuruşlar. Adımlar…

Arkasına bakmasına gerek bile duymadı. İnsansılardan biri peşlerinden geliyordu.

Koşarken sarsıntıların şiddetini ve aralarındaki süreyi ölçmeye çalıştı. Dört ayak üzerinde koşuyordu ve onlardan daha hızlıydı. Aralarındaki mesafe kısalıyordu, ama kaç metre gerilerinde olduğunu tahmin etmek çok zordu.

Alber’e, “Ne olursa olsun sakın durma,” diye bağırdı. “Sadece koş, kasabanın zarını geçene kadar yavaşlama!”

“Sen ne yapacaksın peki?” dedi Alber ona bakarak. Koşarken sesinin duyulması için o da bağırmak zorunda kalıyordu.

“Peşimizdekinin dikkatini dağıtacağım. Bana güven ve koş.”

Alber, “Bunları yapmayı nereden biliyorsun?” diye kendi kendine mırıldandı. “Kimsin sen Juna?” Onun bunu duymadığından emindi. Dediğini yaptı ve tüm gücüyle koşmaya devam etti.

Juna Alber’in hızlandığını gördükten sonra ani bir hareketle sol çapraza doğru döndü ve hareketinin doğal bir sonucuymuş gibi kısa bir takla ile geldiği yere bakacak şekilde ayağa kalktı.

Tahmin ettiği (umduğu) gibi bu, insansının dikkatini dağıtarak duraklattı. Önce koşarak uzaklaşan Alber’in arkasından baktı. Sonra gözlerini Juna’ya dikti.

Juna, insansının derin göz çukurundaki simsiyah gözlerin içine baktı. Ne düşündüğünü tahmin etmek imkânsızdı. Zeki olup olmadığı bile belli değildi, ama bir karar vermeye çalışıyor gibiydi.

İnsansı arka ayakları üzerinde doğruldu. Kambur duruşuna rağmen boyu Juna’dan uzundu ve çok daha cüsseliydi. Biraz önce alt ettiği insansıdan çok daha iriydi.

Juna yeterince beklediğine karar verdi. Alber artık kasabaya ulaşmış olmalıydı. “Benim adım Juna,” dedi. “Ben bir insanım… Gerisinden emin değilim.”

Geri dönerek tekrar, tüm kuvvetiyle, koşmaya başladı. İnsansının bir anlık şaşkınlıktan sonra peşinden gelmeye başladığını, ayak seslerinin gümbürtüsünden duyuyordu. Artık iki ayak üstünde olduğu için, eskisinden daha yavaştı; kendisine yetişmesi biraz daha zaman almalıydı.

Her adımında gücünün tükendiğini hissediyordu. Vücudunun çok yakında kendisini dinlemeyip isyan edeceğini ve bitkinlikle yere yığılacağını biliyordu. Bu ne kadar gecikirse o kadar şansı olacaktı hayatta kalmak için. Gelip onu kurtaracak hiç kimse yoktu.

‘Şimdi değil. Şimdi değil.’

Tam karşısındaki ışıltı artıyordu ve insanların seslerini duymaya başlamıştı. “Arkanda!” diyorlardı, sanki Juna bilmiyormuş gibi. “Az kaldı, yetişiyor!”

Sonra zarkubbeyi gördü.

Yerden, sanki yerin içinden yükselen ve kasabalarını tamamen saran bir şeffaf mavi renkte bir ışıltı. Sekiz – on metre kadar yükseliyor, sonra eğimle, gerçek bir kubbe gibi, kasabanın üzerine tamamen kapanıyordu.

‘Zar’ içinden geçen her molekülü, her atomu anlık olarak analiz ediyor ve sadece önceden izin verilmiş kişi ve nesnelerin içeri girişine izin veriyordu. Kasabanın etrafında daha önce herhangi bir koruma alanı, zar yoktu, saldırı olduğu için acil olarak devreye sokulmuş olmalıydı.

Zarın arkasındaki insanları gördü. Korkuyla ona ve peşindeki insansıya bakıyor ve dehşet içinde bağrışıyorlardı.

Alber de oradaydı. Juna onu gördüğünde hafifçe gülümsedi. ‘Selam, naber?’ diye düşündü.

İnsansının savurduğu ağır pençesinin rüzgârını başının üzerinde hissetti ve başını yana eğerek kurtuldu.

İkinci bir şansının olmayacağını biliyordu.

İnsansı koşarken iri pençesini yeniden yukarıya doğru kaldırdı ve Juna’nın üzerine savurmaya başladı.

‘Hedefin kendisi ol. Hedefi küçült.’

Juna eğilerek dünyayla temasını mümkün olduğunca azalttı. Zarkubbeye doğru son adımlarını atarak kendisini ileri doğru fırlattı.

Zarın içinden geçerken atomlarının analiz edildiğini, kimliğinin doğrulandığını ve geçişine izin verildiğini elbette hissetmedi. İçeri girdiğini hissetti sadece. Hafif bir esintinin içinden geçmiş gibiydi. Artık güvendeydi.

Peşindeki insansı ise tüm hızıyla, göremediği, geçilmez bir duvara çarptı. Ne olduğunu anlayamamıştı bile. Çarpmanın yüksek gürültüsünün içine kırılan kemiklerinin çatırtıları karışmıştı. Duyduğu anlık acıyla bağıramadan, vücudu zardan geriye doğru fırladı ve cansız bir külçe olarak yere yığıldı.

Juna geri döndü. Hızlı adımlarla insanların arasından, ona dokunanları iterek geçti ve zarkubbenin dibine kadar geri geldi.

İnsansıya doğru bağırdı, bağırdı, bağırdı. Sonra nefesi tükendi.

Yüzü yanmış olarak, kanlar içinde yere yığıldı.

Birinci bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

Reklamlar