Etiketler

, , , , , , ,


3. Aaru

16 Ekim 5000 – x

Hikayenin diğer kısmını aynı anda, yani yaklaşık bir milyon beş yüz seksen milyon geçmişte, Aaru’da seyrediyorsun. Zar kubbenin altında, yukarıdaki bakış açından aşağıya bakıyorsun. Buraya göç eden insanların oluşturduğu kasabadaki birbirine benzer evlerin büyük kısmı küçük revirlere çevrilmiş. Kasabadaki tek doktor, yanındaki yardımcılarıyla birlikte bunların arasında koşturarak öncelikleri belirlemeye çalışıyor. Her evdeki yaralılar, hızlı bir tarama ile durumlarının aciliyetine göre gruplara ayrılıyor. Kasabanın güvenliğinden sorumlu Damir adındaki programcının organize ettiği diğerleri ise onlardan gelen bilgiye göre gereken tıbbi malzemeyi Yolcu’nun üretmesi için talepleri giriyor ve üretilen malzemeleri belirlenen merkeze götürüyor.

Yolcu’ya bakıyorsun. Adsız İnsanlık’ın ürettiği son derece gelişmiş bir makine bu. Aynı anda çok sayıda işi yapabiliyor. Aaru’ya ilk olarak (insanlardan önce) o yollanmış. Adının Yolcu olması bu yüzden. Her türlü gözlem ve analizin yanı sıra, çevresindeki kaynaklardan yararlanarak insanlar için gereken altyapıyı kuran ve sürdüren şey bu. Buradaki her türlü üretimin ve teknolojinin merkezinde Yolcu var. Aaru’daki uygarlık Yolcu sayesinde kurulmuş.

Bir gün önceki saldırı bitmiş. İnsanlar yaralarını sarıyorlar.

Alçalarak yere, evlere yaklaşıyorsun. Hikâyenin kahramanını arıyorsun.

……………………………………………………………………………………………………………………….

Juna gürültünün içinde gözlerini açtı. Üzerinde büyük bir ağırlık vardı. Gözlerini kapatmak ve daha saatlerce, günlerce uyumak istiyordu.

“Tanum söylemişti bunu,” diye birisinin inlediğini duydu. “Burası bizim cennetimiz değil.”

Kapattığı gözlerini kırpıştırarak yeniden açtı. Kafasını zorlukla çevirerek etrafına bakındı.

Standart tek odalı evlerden birinin içinde yerde yatıyordu. Uzak duvara bitişik tek kişilik yatakta ağır yaralı birisi vardı. Diğerleri, onun gibi yerde uzanmış ya da duvara yaslanmış bir şekildeydiler.

Kendisi hariç yedi kişi saydı. Buradakilerin çoğunu tanıyordu.

Yerde uzanan Sadem ve onun başını kucağında okşayan Errol. Saldırının başında Sadem’in yaralanmasını ve Errol’un onu taşıyarak götürmesini hatırladı. Sadem hayattaydı, ama kendinde değildi.

Petek ve küçük çocuğu Togo. Togo, Aaru’daki tek çocuktu. İkisi de iyi görünüyordu. Petek oğlunu sıkıca tutmuş, evin uzak köşesinde oturarak etrafı gözlüyordu.

Diğer tarafında, hemen Juna’nın yanında ise Alber yerde oturuyordu. Kırarak önüne çektiği dizlerinin üstüne ellerini ve başını koymuş, ağrılarına rağmen uyumaya çalışıyordu.

“Burada olmamalıydık. Herşey en başından büyük bir hataydı. Aaru bunu yüzümüze vuruyor şimdi.” İnleyen ses yatakta yatan kişiden geliyordu. Yanıklar yüzünden neye benzediğini, hatta cinsiyetini bile anlayamıyordu Juna. Tanum’un derslerine girenlerden biri olduğu belliydi.

Petek oturduğu köşeden, “Kes sesini!” dedi yüksek sesle. “Buradayız ve geri dönmüyoruz. Küçük masal grubunuzun fantezilerini kendine sakla. Bazılarımız ayakta kalarak savaşmaya çalışıyor.”

“Ne oluyor burada?” Zar kapıdan, kasabanın tek doktoru Slozan, yanında iki gençle birlikte hızla içeri girdi. Kapının yanındaki ufak göstergenin önünde elini sallayarak dışarıyla ses geçirgenliğini asgariye indirdi ve içerinin aydınlığını artırdı. Dışarının karmaşasından içeri gelen gürültü bir anda kesildi.

Petek, “Arkadaşımız buradan gitmemiz gerektiğini söylüyor,” dedi yataktaki yaralıyı göstererek. “Tanum haklı çıktı diyor, ne demekse.”

Slozan yataktaki yaralıya yaklaşıp üstüne eğildi. “Bunun durumu sizden ağır, sayıklaması normal. Onu acil revirlerden birine alalım.” Peşinden gelen gençlerden kahverengi tenli, ince uzun kollu adama işaret etti.

Adam, yaralının üzerine küçük kırmızı bir etiket yapıştırdı. Etiket titreyerek eridi ve yaralının etrafında ağır yaralı olduğunu gösteren loş kırmızı bir hale belirdi. Genç adam, “Acillerde yer yok ki,” diye söylendi. “Akın akın yaralı yağıyor.”

Slozan ona döndü. “Yer yoksa yaratırız,” dedi kızgınlıkla. “Evlerden daha fazlasını acile çeviririz ya da Yolcu’ya yenilerini yaptırırız. Ama bu… adamı burada bırakamayız.” Kemerine takılı metal tutacaklardan birini çıkardı ve eliyle sıktı. Önünde üç boyutlu sabitleştirici bir güç alanı belirdi. Slozan tutacağı yatağa doğru çevirdi ve güç alanının daralarak yaralıyı çevrelemesini bekledi. Sonra yönünü değiştirerek ‘adamı’ hareket ettirdi. Hiç zorlanmadan, güç alanının içindeki yaralıyı havada tutarak evin dışına doğru yönlendirdi. Dışarı çıkarken tutacağı genç adama verdi ve “Sen onu götür, ben sıradaki eve gidiyorum,” dedi. Yanındaki diğer gence de (daha sakin görünen, kısa siyah saçlı, kısa boylu genç bir kız) “Sen de bunlara bak,” dedi. “İlk müdahaleleri yap. Durumlarını not et ve gerekirse bana haber ver.” Kız başıyla onayladı.

Yaralı adam güç alanının içinde dışarıya çıkarılırken bir kez daha inledi. “Gölge biziz,” dedi hırıltılı sesiyle. “Gölgeden ayrıldık…” Sonra zar kapıdan geçti ve sesi kesildi.

Slozan ve yaralı adam çıktıktan sonra, kısa boylu kız beline kendi güç alanıyla bağlı olan sağlık paketinden küçük bir tanı cihazı çıkardı. Cihazı yumruk haline getirdiği sol eliyle tuttu ve elinin tersinin üzerinde oluşan renkli ve akan holografik şekilleri, sayı dizilerini seyretti. Sonra, Petek’e yanına giderek elini ona doğrulttu ve üzerinde hafifçe gezdirdi. Elinin üzerinde çıkan tanı sonuçlarına kısaca baktıktan sonra, sağ elini sağlık paketine sokarak küçük, minik namlulu bir silaha benzeyen portatif nanobot üreticisini çıkardı. Tanı cihazını tuttuğu elini üreticiye yaklaştırdığında, elinin tersindeki tanı hologramları cihaza doğru kayarak ortadan kayboldular. Hiç ses çıkmayan yaklaşık on saniye sonra, üretici yeşil renkle parlamaya başladığında, namluyu Petek’in koluna dayayarak aleti eliyle sıktı ve gereken şekilde ona özel olarak üretilen nanobotların vücuduna geçmesini sağladı. Nanobotlar, girdikleri her yaralı vücudun içinde hızla dağılarak hasarı gidermeye ve vücudu onarmaya başlıyorlardı.

Juna tüm bu işlemleri dikkatle izliyordu. Petek ve Togo’dan sonra Errol sessizce genç kızın kendi üzerinde işlemleri yapmasını bekledi. Sadem ise nanobot enjeksiyonu sırasında hafifçe inledi. Errol başını okşayarak ve kulağına bir şeyler fısıldarken sustu.

‘Bunlar birbirini seviyor,’ diye düşündü Juna. Bunu zaten biliyordu, ama sevgiyi görmek, onu bilmekten daha farklıydı her zaman. Bu ikisiyle ilk başta iyi arkadaşlardı. Hatta Proje’ye girebilmek için geçmeleri gereken testte hep birlikte hile bile yapmışlardı. Daha sonra Errol’un herkesin önünde Juna’ya o saçma kur yapma denemesi (gevelemesi) sonrasında Juna ile aralarına soğukluk girmişti. Ama birbirlerini sevdiklerini görebiliyordu Juna.

Genç kızın elini gözünün önünde salladığını gördü. Sadem ve Errol’a bakarken, yanına geldiğini fark etmemişti. Genç kız, Juna’nın vücudu üzerinde dolaştırdığı tanı cihazının, elinin üzerinde akan sonuçlarına kaşlarını çatarak bir süre baktı. Sonra, cihazı tekrar Juna’nın üzerine doğrultarak (bu sefer daha yavaşça) dolaştırdı.

Juna doğrularak ayağa kalkmaya çabaladı. Alber onun kolunu tuttu ve “Canın çok yanmıyor, değil mi?” diye sordu. Juna başını hafifçe salladı – henüz konuşabilecek durumda olduğunu sanmıyordu, ama burada yerde yatacak da değildi. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Çaresiz durumda, yerde, hareketsiz, birilerinin kendisini tedavi etmesini bekleyecek durumda olmaması gerekiyordu.

Genç kız tanıları tekrar okurken hafif bir hayret nidası attı. “Çok mu kötü?” diye sordu Alber.

“Bekle,” dedi genç kız ve Juna’ya özel üretilen nanobotları enjekte etti. Sonra Alber’i muayeneye geçti ve onun tanılarını okurken, “Senin durumun ondan daha iyi değil,” dedi. Boş yatağı işaret ederek, “Uzansan iyi olur. Nanobotların etki etme süresi birkaç saat ile birkaç gün arasında değişiyor. Daha hızlı iyileşmen için dinlenmen lazım.”

Gönülsüzce yatağa geçen Alber’in enjeksiyonu yaptıktan sonra tekrar Juna’nın yanına döndü ve eğilerek, “Bilmiyordum, tebrikler,” diye fısıldadı. “Durumu iyi, merak etme.”

Juna, “Neyin durumu?” diye fısıldayarak karşılık verdi. Kim olduğunu mu anlamıştı? Bu kız da mı Birlik’in ajanıydı? Tanı cihazı Juna’nın gerçekte kim olduğunu mu göstermişti? Ayrıca bu kısa saçlı kız niye yakın arkadaşıymış gibi davranıyordu?

Çok saçmaydı ve düşündükçe daha da saçmalaşıyordu. Aynı anda hem kalkarak bir şeyler yapmak, hem de olduğu yerde uzanmak, uyumak, olan biteni unutmak istiyordu.

“Bebeğinin tabii ki,” diye fısıldadı genç kız gülümseyerek.

Juna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı.

 

Devam edecek…

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

 

 

 

Reklamlar