Etiketler

, , , , ,


Light Dark

Dikkatini Juna’nın bulunduğu evden dışarı çıkarıp kasabanın üzerine doğru yükseltiyorsun. Kuşbakışı tüm olan biteni görmeye ve anlamaya çalışıyorsun. Kuşbakışı… Şartlar göz önüne alındığında komik bir ifade aslında – espri yeteneğine sahip olduğunu fark ediyorsun. Aaru’da tanık olduğun olaylara ‘kuşbakışı’ sözcüğünün uygun bir başlık olduğunu düşünüyorsun. Karmaşık olayları basitçe bir yapıya indirgemek, ortaya bir hikaye çıkarmak ve çarpıcı bir başlıkla sunmak konusunda içgüdüsel bir ustalığın var. Bu ustalık kim olduğunla, benliğinle son derece ilgili. Benliğinin katmanları gelişiyor. Her geçen saniye aradığın şeye yaklaşıyorsun, bir şey aradığının farkında bile olmadan.

Aşağıdaki karmaşanın içinde Damir’i görüyorsun. Aaru’daki programcı. Yanındaki bir grup insanla birlikte Yolcu’nun ürettiği tıbbi malzemeleri, ilaçları kasabanın merkezindeki dağıtım istasyonuna götürüyor. İnsanları organize ediyor, düzeni sağlamaya çalışıyor. Ona odaklanıyorsun. Yorgunluğu yüzünden okunuyor. Saldırıdan bu yana uyumamış, diğer pek çok insan gibi.

Bir gün önce önemli bir şeyler yaşadığını fark ediyorsun. Herkesin hikayesi önemli, ama Damir’inkini anlatmayı seçiyorsun.

Bunun ne kadar kolay olduğunu görünce şaşırıyorsun. Odaklanman yeterli. Geçmişe dönmüyorsun, sen zaten saldırı gününden itibaren hep buradaydın. Her şeyi zaten biliyorsun. Sadece hatırlıyorsun.

Saldırı gününe dönüyorsun.

……………………………………………………………………………………………..

Kasabanın üzerindeki zarkubbe, birkaç dakika önce oluşmuştu. Toprağın içinden, gelişigüzel gibi görünen noktalardan fışkıran zarlar, önce ince birer tabaka oluşturarak yükselmiş, sonra bu tabakalar genişleyerek birbiriyle birleşmiş, içe doğru eğim kazanmış ve sonunda on metre kadar yüksekte birbirleriyle birleşerek kapanmışlardı.

Fakat kubbe kasabanın tamamını değil, Aaru’daki tekillik noktasını merkez alan bir daire şeklinde, yaklaşık üçte birini koruyordu. Geri kalan kısımdaki evler ve insanlar açıkta, korunmasızdı.

Zarkubbeyi aylar önce Proje’nin Aaru’daki güvenlikçileri Damir ve Hando, bir güvenlik önlemi olarak hazırlamışlardı. O zaman kasabanın tamamını rahatça kapsarken, geçen zaman içinde Uradia’dan yeni göçlerle yerleşim bölgesi genişlemişti. Gerçekten bir saldırı olması beklenmediği için de kimse zarkubbeyi genişletmeyi düşünmemişti.

Zarkubbenin dışında onlarca insan yerde hareketsiz yatıyordu. Aralarda birkaç kişi ise, dikkat çekmemeye çalışarak yerde sürünüyor ve zarkubbenin güvenli alanına ulaşmaya çalışıyordu. İçlerinden bazıları başarılı oluyordu.

Saldırı devam ediyordu.

Zarkubbenin dışında kalan evlere saklanmaya çalışan insanlar da vardı. Evlerin kapıları da zarla kaplıydı ve saldırgan insansıları dışarıda tutuyordu. İçeri girmek geçici de olsa kurtuluş demekti.

Yukarıda, kuşların sayıları artık azalmaya başlamıştı. Aşağıya bıraktıkları yanan taşların neden olduğu yıkımı seyretmeden geri dönüyorlardı. Geride kalanlar ise havada daireler çizerek süzülüyor, aşağıdaki insansıları yönlendirerek savaş alanındaki birer komutan gibi, dışarıda kalan ve zarkubbenin güvenliğine ulaşmaya çalışan insanların yolunu kesmelerini ve onlara saldırmalarını sağlıyorlardı.

Damir, zarkubbenin dışındaydı. Genelde herşeye hazırlıklı olurdu, ama o gün tatil günüydü ve Damir bile Aaru’daki rehavete kapılmış, silahını evinde bırakmıştı. Saldırıya silahsız yakalandığı için kendini çırılçıplak hissediyordu.

Bu insanları korumak onun göreviydi. Şimdiyse çaresiz bir şekilde savunmadaydı. Ölümcül bir saklambaç oyunundaymış gibi evden eve geçiyor, evlerde saklananları en uygun anı kollayarak zarkubbeye, kalıcı güvenliğe doğru gönderiyordu. Arada, dışarıda yerde yatanların yanına giderek yaşayan olup olmadığını kontrol ediyor, yaşayanları kucaklayarak en yakın evlere taşıyordu. Bunun geçici bir çözüm olduğunun farkındaydı. Kısa zamanda tıbbi müdahale görmezlerse, bu insanların ne kadar yaşayacağı şüpheliydi. Damir bunu biliyordu, ama şu anda tek başınaydı ve yapabileceğinin en iyisi buydu. Evlere taşıdığı her yaralı ile ilgili haberleşme cihazıyla kubbenin içine, Yolcu’ya rapor veriyordu. Sonrasını düşünmemeye çalışıyordu, yoksa hiçbir şey yapamazdı. Eğitimi bunun üzerineydi. Panikleme, gereksiz şeyler düşünme. Odaklan ve yapabileceğini yap. Yorulma.

Yorulmuştu, hem de çok yorulmuştu. Ama bunu düşünmesinin yararı yoktu.

Soluklanmak için durduğu bir anda haberleşme cihazına konuştu: “Neredesin Hando? Yardımına ihtiyacım var burada.”

Hando, Damir’e güvenlik konusunda yardım eden yegâne kişiydi. Ama daha önemli özelliği Adsız İnsanlık’ın Aaru’ya gönderdiği ilk insan olmasıydı. Burada haftalarca tek başına kalarak daha sonra gelecekler için gereken keşif ve hazırlıkları (elbette Yolcu’nun çok büyük yardımıyla) gerçekleştirmişti. Bu nedenle Hando’nun buradaki küçük toplum için, pek konuşulmasa da, sembolik bir önemi de vardı.

Bu olmasa bile, Hando Damir’in arkadaşım diyebileceği tek kişiydi. Başıboş, disiplinsiz yüzlerce göçmenin yepyeni ve bilinmeyen bir dünyada güvenliğini sağlamaya çalışmanın getirdiği yükü, o büyük sorumluluğu sadece onunla paylaşabiliyordu. Gerçek cesaret ve güç gerektiren işleri sadece ikisi üstleniyordu.

Onu bulmak zorundaydı.

Yanıt gelmedi.

Damir cihazının “Bul” yazan kısmına dokundu ve Hando’nun cihazının yerini belirledi.

“Kahretsin!” Yüzlerce metre uzakta ve kasabanın hemen dışında, ormanın başlangıcına yakın bir açıklık alandaydı.

Başka seçeneği yoktu. Gideceği yolu kafasında belirledi ve koşmaya başladı. Evden eve geçerek Hando’nun bulunduğu alana yaklaşıyordu.

Yukarıda süzülerek aşağıyı seyreden Tesse, bilinçli olarak yön değiştirerek ilerleyen Damir’i fark etti. Kanatlarını gövdesine yapıştırarak o yöne doğru alçaldı. Yakındaki insansılardan bir kaçının kontrolünü aldı ve onu takip etmeye başladı.

Damir cihazındaki sinyali takip ederek Hando’nun olduğu yerin en yakınındaki eve girdi. Bundan sonra saklanabileceği bir ev yoktu. Bulunduğu yer ile orman arasındaki açıklık alanda otuz metre mesafeyi geçmesi gerekiyordu. Zarkapının arkasından gözleriyle açıklığı taradı. Hiçbir hareket yoktu.

Bir anda fırladı ve koşarak tüm mesafeyi aldı. Sinyal buradan geliyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Loş karanlıkta elleriyle yerleri yokladı ve Hando’nun haberleşme cihazını buldu. ‘Hando neden burada değil?’

“Ses ver Hando!” diye bağırdı karanlığı içine doğru. “Neredesin?”

Tesse’nin yönlendirdiği üç insansı, karanlıkta Damir’in sesine doğru yaklaştılar.

Damir kasabadaki karmaşanın, çığlıkların ve kuşların seslerinin arasından, derinden gelen homurtu ve boğuk ayak seslerini fark etti. Seslerin geldiği yöne doğru döndü ve kasaba tarafından ona doğru yaklaşan üç koca karaltıyı gördü. Bunlara karşı ne yapabileceğini bilmiyordu. Belki çevikliğiyle ilk hamlelerini savuşturabilirdi, ama üçüne karşı uzun süre dayanması imkânsızdı. Belki kasabaya, yakındaki evlerden birine kaçabilirdi, ama bunu yapmak istemiyordu.

“Hando!” diye bağırdı bir kez daha, tüm gücüyle.

Bir inilti duydu.

Anlamsız, sadece boğuk ve kısa bir iniltiydi. Ama bunun kim olduğunu biliyordu.

İniltinin geldiği yöne döndü ve birkaç adımda yerde yatan Hando’yu buldu. Yanına çömeldi. Hando’nun yüzü karanlıkta çok zor seçiliyordu. Elinin tersiyle yüzüne dokundu ve kurumaya başlamış kanla kaplı olduğunu fark etti.

Karaltılar, aradaki mesafeyi kapatıyorlardı.

Hando gözlerini kırpıştırarak açmaya çalıştı. Damir’i görünce belli belirsiz gülümsedi ve tekrar inledi. Yerde, yan tarafına açılmış sağ kolunu, dirseğinden güç alarak kaldırmaya çalıştı. Zorlukla yerden birkaç santim yükselttiği sağ eliyle biraz ilerisini işaret etti.

“Kendini yorma, tamam,” dedi Damir ve Hando’nun elini tutarak hafifçe aşağı doğru itti. Hando buna direndi ve elini sabit tutmaya çalıştı.

“Bir şey mi gösteriyorsun?” dedi Damir ve Hando’nun gösterdiği tarafa baktı. Karanlık artık sabahın ilk ışıklarıyla dağılmaya başlamıştı. Damir uzun çimlerin arasında bir parıltı fark etti ve ona doğru birkaç adım attı. Eğilerek baktığında bunun Hando’nun silahı (mikro’su) olduğunu fark etti. O yaralı halindeyken Damir’e silahının yerini göstermişti.

Tesse’nin yönettiği insansılardan biri tam o anda arka ayakları üzerinde yaylanarak aradaki mesafeyi aldı ve Damir’e çarparak yere devirdi. Damir aldığı darbeyle yuvarlanırken yerde yönünü değiştirdi ve insansıdan uzaklaşarak ayağa kalktı. Göğsündeki keskin acı birkaç kaburgasının kırılmış olabileceğini haber veriyordu. Damir acıyı gözardı ederek mikronun olduğu yere doğru koştu. Üstüne atılan diğer iki insansıdan vücut çalımlarıyla sıyrıldı. Son birkaç metrede kendini ileri fırlattı ve seri bir taklayla ayağa kalktı. Hemen gözleriyle etrafı taradı. Elinde mikroyu tutuyordu.

Tesse aşağıda ne olduğunu anlayamıyordu. Her şey çok çabuk oluyordu. İnsansıların bakış açılarından görmek için zamana ihtiyacı vardı.

Damir üç insansının pozisyonlarına göre zihninde en uygun saldırı sıralamasını çizdi. Aynı anda, elindeki mikroyu sıkarak en güçlü ayara getirdi. Mikroyu doğrulttu ve küçük, kesik atışlarla insansılara ateş etti. Ateş ettiğine dair hiçbir işaret, hiçbir parlama görülmedi. Fakat üç insansı da art arda yer yığıldı. Damir mikroyu kemerine taktı ve Hando’nun yanına giderek onu kucağına aldı. Göğsündeki acı Hando’nun ağırlığıyla daha keskinleşmişti, ama bu onu engellemiyordu. Mikronun son ayarının kesin olarak öldürücü olması gerekiyordu, ama insansıların üzerindeki etkisinden emin olamazdı. Hemen oradan gitmek zorundaydı. Başını kaldırarak derin bir nefes aldı.

Hando’yu taşıyarak, hızlı adımlarla kasabaya doğru ilerledi. Önce evlerin güvenliğine ulaştı. Artık zarkubbeye ulaşması çok kolaydı.

Tesse sadece şaşkınlıkla seyrediyordu. Kontrolündeki insansıların bakış açılarından olanları seyrederken hepsinin bir anda düşmesini, sönmesini ve görüntülerin karanlığa karışmasını izlemek zorunda kalmıştı. Şimdi sadece kendi gözlerinden, yukarıdan, kuşbakışı seyrediyordu. Ve anlamıyordu.

Bu aşağıdaki insan, adı her neyse, kısa süre önce Juna adındaki insanın yaptıklarına benzeyen hareketlerle peşindeki ‘tüylüler’i, kendisinden katbekat güçlü insansıları alt etmişti. Bunlar diğerlerinden farklıydı.

Ve aradığı yanıtların burada saklı olduğunu hissediyordu.

Kanatlarını çırparak yükselirken artık bitmiş olan saldırının son ve etkisiz dalgalarının, artık zarar vermekten çok geri çekilmeyi kolaylaştırmak için meşgul etmek amacıyla dışarıda kalan insanları hedeflemesini izledi.

Bu aşağıdaki adamın görevi buydu. Böyle dövüşmeyi bilmesi anlaşılabilirdi. Ama diğeri…

Yanıtlar Juna’daydı…

Üçüncü bölümün sonu

Gölge İnsanlık’ı baştan sona sıralı olarak okumak için tıklayın.

Reklamlar